Özlenen Rehber Dergisi

158.Sayı

Ruhun Dirilmesi

Abdunnasir KIMIŞOĞLU Özlenen Rehber Dergisi 158. Sayı
Ruhun diri tutulması kişinin şuuruyla alakalıdır. Şuur, ruhun ham maddesi olduğundandır ki ruh amaca ilerlerken araç diye tabir ettiğimiz ’eşya’nın büyüsüne kapılıp da amaç yolunda aracı amaç edinmemelidir. Amaca ulaşmak ne kadar uzarsa amaç o derece amacından uzaklaşmış olur. İşte bu hengâme içerisinde de yol uzayıp amaç zorlaştığı ve uzaklaştığı için bu seferde araçlar gündemde kalmaya başlar. Araçların da her daim gündemi işgal ettiğindendir ki ’akıllıya kırk gün deli dersen kırkıncı gün deli olur’ hesabından araçlar amaç edinilmiş olur. Bu da işi, mevzuu, amacı, davayı, hizmeti, vb. varmak istediğimiz hedefi sulandırmış olur. Başarısızlıkla noktalanmış olur. Meseleyi yolundan saptırmış olur. İşte bu tür karışıklıklara düşmemek için yaptığımız işin ya da yolunda nefes tükettiğimiz davanın en güzel şekilde hizmetini yapmak, ruhun diri tutulmasıyla olur.
Ruhun diri olması, yapılan işte ve hizmette disiplini sağlar. Soru işaretleri cevapsız kalmaz. Yapılan işte verim alınıp ulaşmak istenilen Kızıl Elma’ya bir iki adım daha yaklaşılmış olur. Ruh istediği gibi kanat çırpabilir.
- Ruhun dirilmesi insanlığın dirilmesidir. Zulümlerin bitmesine ve son bulmasına işarettir. Üstat Necip Fazıl Kısakürek gibi meydana çıkıp ’durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak’ diye haykırmasıdır diri ruhların özelliği.
- İnsanlığı batmış olduğu ruhî bunalım bataklıklarından kurtarmaya gayret etmektir diri ruhların dava dedikleri mefkûre.
- İnsanlığın ve medeniyetlerin üzerinde asılı duran kapkara ve sisli bulutların yerini masmavi, engin ve derin gökyüzünde cıvıl cıvıl ötüşen kuşların almasıdır diri ruhun hayalini kurduğu bir dünya.
- Yüce Yaratıcı’nın ’Hay’ ism-i celilidir, diri ruhların canlı ve kanlı olmasını sağlayan ve onları besleyen, doyuran kutlu memba.
Ve şimdi amaca ilerlerken araç diye tabir ettiğimiz her şeyin ’eşya’ kavramı içinde anılmasıyla diyoruz ki ’eşyanın’, bahar döneminde rengârenk açan çiçekler, güller, sümbüller gibi diri ruhlar eliyle de hayatın her safhasında renk renk şekil alması ve manasının doyurucu olmasıdır İslami motiflerle donatılmış bir medeniyete sahip olmak. Bu ruhu ve bu yüksek seviyeyi aslında Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinde çok iyi yakalamış bulunmaktaydık. Çünkü bu derecede bir ruh eğitimimiz ve sanatsal yönümüz vardı. Nasıl ki Selçuklu cihan devletini Moğol saldırıları yıpratmış ve yıkılışını hızlandırmışsa bir benzeri de Osmanlı cihan devletinin ’dalalet, ihanet, cehalet, gaflet’ ehli tarafından yıktırılması ve dağıtılmasıyla bu sanatsal ruhumuz da bu iki imparatorluğumuz gibi tarumar olmuştur. Osmanlı’dan sonra ise cumhuriyet döneminde yapılan inkılâplarla da milletimizi medeniyetlerin beşiği yapan ruh kaynağı, membasına ya da köküne kezzap dökülerek kendi öz ve milli değerlerimize yabancılaştırılarak, unutturularak, sindirilerek ve tarih sayfalarından silinmesine sebep olarak yok edilmek istenmiştir.
İşte biz de tam bu bağlamda diyoruz ki bizi diriltici ruhu elde edebilmek için, ilk önce kendimizde, sonra sanatımızda, sonra medeniyetimizde ve son olarak bu üçünü de içine alacak şekilde ’dünya hayatımızda’ kazanabilmek için gelin ruhlarımızı diriltelim. Kendi öz ve milli ruhumuza yeniden kavuşalım. Bizi biz yapan ve tarih boyunca da göğsümüzü kabartan şahane ruhumuza yeniden kavuşalım. Rabb-i Rahman’ın dinine hizmet yolunda hemen hemen bin yıllık İslam sancaktarlığı hizmetinde dünya görüşü oluşturan ruhumuzu yeniden kazanalım.
’Nasıl olacak?’ demeden yukarıda da söylediğimiz gibi ilk önce kişinin kendisinde, sonra sanatında, sonra medeniyetinde ve son olarak da bu üçünü de içine alan İslamî hayat ölçüsüyle Müslüman’ca yaşamak için inancında kazanmayla olur. Şimdi sırasıyla anlatmaya çalışalım.
Ruhun dirilmesi ya da ruhun diri olması ilkin kişinin kimliğinde, yani kişiyi donatan fıtri özelliklerinin ve güzelliklerinin farkında olmasıyla başlar. Bu, kişinin kendini bilmesi, tanıması ve bu şekilde de kendini geliştirmesi demektir. İşte bu şekilde bir disiplin ve sistem dâhilinde çalışılırsa gelişmeler gözlenir. Verim alınmış olur. Kişinin bir ’benlik’ yani kimlik kazanması o kişinin ’ruh sahibi’ olması demektir. Hemen şunu açıklamak ya da uyarmak isteriz ki ’benlik’ diye tabir ettiğimiz, ’bencillikle’ karıştırılmasın. Benlik kişinin karakteri, şahsiyeti ve haysiyetidir. Bencillik ise kişinin egosu, kibri ve kendini beğenmesidir.
’Haddini bilen kendini ve kendini bilen de Rabbini bilir’ müjdesiyle anlamamız ve almamız gereken mesajlardan birisi de -belkide en önemlisi- kişinin ’ruh sahibi’ olmasıdır. Ruh sahibi olan kişi kimlik sahibi olmuş demektir. Kimlik sahibi olmak da fıtratında olan özellik ve güzelliklerin farkında olmak demektir. Bu da kişinin ’haysiyetli, şahsiyetli, hissiyatlı ve karakterli’ olması demektir. Ve bu silsile de bizi, kişinin kendinde kendisini bulması, tanıması ve kendisini nasıl donatması gerektiğini bilmesine götürüyor demektir. Kimlik eğitiminde de nasıl bir eğitim planı izleyeceğinin şifrelerini veriyor demektir.
İşte bu silsile dâhilinde kişinin kendisinde bir eğitim sistematiği kurup ’olmak’ yolunda takip ettiği seyr-ü süluk, o kişinin ’ruh sahibi olması’yla neticelenir. Bu da kişinin meydana çıkıp güzel işler peşinde nefes tüketerek kutlu bir hizmet çarkına dâhil olması demektir. İlk halkası Peygamberimizle başlayan kutlu bir zincire halka olabilme nasibine erebilmek demektir bu kutlu hizmet çarkına dâhil olmak.
Ruhun dirilmesi ilkin kişinin kendini bilmesiyle başlar dedik. Kendini bilen ruh, görev aldığı hizmet çarkında nasıl, ne şekilde ve niçin çalıştığını bilen disiplinli ruhtur. İşte bu meseleyi anlayıp da ’varım’ diyen kutlu kişiler medeniyetimizin inşasında da şuurlu ve verimli çalışabilir demektir. Ve bundan sonra ise kişilerin diri ruhlu olmasının, sanatımızın ve medeniyetimizin dirilişini nasıl etkilediğini anlatmaya çalışalım.
Ruhun dirilmesi sanatın, medeniyetlerin ve insanlığın hakikat yüklü olarak can bulması demektir. Batıl olanın can kaybetmesi ve kan kaybetmesi gibi. Ve ceddimiz ’cemadat, nebatat ve hayvanat’ olan canlı cansız varlıkların inancımızdan sanatımıza ve sanatımızdan da medeniyetimize nakşedilmesinde çok büyük bir ilerleme kaydetmiştirler. Bu konuda dünya kültürüne çok büyük bir katkı sağlamışlardır. Bu ilhamı ceddimize ve bizlere kazandıran ise ruhumuzun diri olmasından gelmektedir. Ruhumuzun şuurla ilerlemesinden ve hemhal olmasındandır bu derece sanata ve medeniyete nakşedilmesi canlı cansız varlıkların.
Ruhun dirilmesi demek ’cemadat’ dediğimiz bütün cansız varlıkların ’ins’ eliyle parlaması demektir. Cilalanıp bir sanat ve medeniyet parçasına dönüşmesi demektir. Tarihin bağrında duruşlarıyla hakikati haykıran ulu camiler, kemerler, kervansaraylar, hanlar ve hamamlar gibi. Çünkü ruhu diri olan eller bu varlığa adeta bir sanat nakşetmişlerdir. İnanmış oldukları inancı canlandırıp cemadat üzerine lif lif işlemişlerdir. İşte bu, diri ruhların elleriyle sanat ve medeniyetin can bulmasıdır. Divriği Ulu Camii ve Selimiye Camii örneklerinde olduğu gibi.
Ruhun dirilmesi demek ’nebatat’ dediğimiz bütün bitki türünde olan varlıkların ’ins’ eliyle sanat ve medeniyet alanında birer motif olmasıdır. Her bir bitkinin birer mana bulmasıyla yakıştığı alana eklenmesidir. Lalenin hat sanatında can bulması, gülün Efendimizi simgelemesi gibi. Bütün çiçeklerin bir duyguyu, bir hissi ve bir mesaj ve manayı simgelemesi gibi.
Ruhun dirilmesi demek renklerin diliyle konuşmak demektir. Kırmızının aşkı, mavinin ebediliği ve huzuru, beyazın saf, duru ve temizliği, siyahın duruş ve resmiliği ve sarının sıcakkanlığı temsil etmesi gibi.
Bütün sanat eserlerimize bakılırsa yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi ’cemadat, nebatat, hayvanat’ motiflerinin bütün eserlerimizdeki yansımalarına şahit olunabilir. Şiirlerdeki gül bülbül dertleşmelerine, sevgiliyi bir çiçeğe benzetip onun adıyla sevgiliye ilanı aşk edilmesine ve şehirlerle edebi dille nasıl konuşulduğuna rastlanmaktadır. Mimari eserlerimize ayet ve hadisleri işlememize, hat sanatımızdaki Esma-i Hüsnalara, haramlık selamlıklara dikkat edilerek inşa edilen evlerimize, her sokak arasının camiye götüren mahalleleşme kültürüne, büyük küçük demeden selamlaşma kültürümüze vb. daha sayamayacağımız nice güzellikler vardır. Adeta mananın madde üzerinde ruh üflenerek can bulmasıdır sanatımız ve bu şekilde meydana getirdiğimiz medeniyetimiz. Soyutu somutlaştırma ustalığı.
Şuna da dikkat çekmek istiyoruz ki; insanlığın, sanatın ve medeniyetlerin ölü olduğu zamanlarda peygamberlerin, rasullerin, nebilerin ve bu nadide insanların tarih boyunca yaşadığı dönemde vekilliğini yapan kutlu veli insanların ruhları diri tutmak için türlü işkence ve çilelere maruz kaldığını görebiliriz.
Bu kutlu insanların amaç ve gayeleri, insanlığın ruhlarını dirilterek tek, eşsiz ve benzersiz olan Rabb-i Rahman’a hakiki manada kul olabilme şuurunu sağlamaktır. Şirke, isyana ve nisyana düşmeden ve meyletmeden dünya hayatını, ebedi saadete kavuşmaya bir miraç eyleyip bir ağaç gölgesinde nefeslenmek kadar kısa ve geçici olan dünya hengâmesini imtihanın en güzeliyle geçirmek içindir.
Bütün peygamberlerin hayatlarına ve mücadelelerine baktığımız zaman ruhlarımızın dirilişi için bin bir türlü örnek ve bu örneklerin de mesaj dolu hakikatler olduğunu görmekteyiz.
- Hazret-i Âdem’in dünyaya gönderilmesiyle başlayıp hatasını affettirebilmek için Rabb-i Rahman’ına yalvarış ve yakarışları ruhun dirilmesine mesajdır.
- Hazret-i Nuh’un yüzyıllar boyu yapmış olduğu tebliğe rağmen dünyayı boğan tufanın neden olduğu diriliş özleyen ruhlara birer mesajdır.
- Hazret-i Musa’nın Tur dağına çağrılması, o kutlu ruhların dirilmesine mesajdır.
- Hazret-i İbrahim’in ateşlere atılmasıyla gül bahçesine dönen ateş çemberi ruhun dirilmesine mesajdır.
- Hazret-i Eyyûb’un senelerce yara bere içinde kalışı ve asla siteme dahi yanaşmaması ruhun dirilmesine mesajdır.
- Hazret-i Hud’un âd gibi sapık bir kavim içerisinde görev ifa etmesi ve bunun üzerine kavminin kendisini ’beyinsiz ve akılsız’lıkla itham ederken onun vakur bir haleti ruhiye ile ’benim ücretim rabbi rahman katındadır’ diye duruş sergilemesi ruhların dirilmesine mesajdır.
-Hazret-i Lut’un gönderilmesi ve taş yağmurları altında iğrençlikle anılan ’Sodem’ gibi bir kavmin helaki ruhun dirilişine bir mesajdır.
- Hazret-i Salih peygamberin dediği hakikate bir türlü uymayıp da Semud kavminin kötü nihayete maruz kalması ruhun dirilişi için ince bir mesajdır.
- Hazret-i Süleyman peygamberin duruşlu yaşamına binaen ölümünde bile ayakta ölmesi ruhu diriltmek ve diri ruha sahip olmak isteyene dolu dolu bir mesajdır.
- Hazret-i İsa’nın babasız dünyaya gelmesiyle anne Meryem’in kucağında o şer odaklarının iftiralarını boşa çıkarmak için dile gelip konuşması ruhun dirilmesine mesajdır.
- Hazret-i İsmail’in kurbanlık olacakken ’Babacığım, emrolunduğun şeyi yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın’ diye cevap verebilmesi ve teslimiyeti dirilişi amaçlayan ruhlara çok kuvvetli mesajdır.
- Hazret-i Peygamber’in çocukluğundan ’Hılfü’l-Fudûl Cemiyeti’ne üye olmasına, oradan Hira mağarasında başlayan inzivalı günlerinden Veda Haccı’nda bütün mücadelesini özetler mahiyette olan Veda Hutbesi’ne kadar her şey diri ruhlara ebedi mesajdır.
Bu şekilde bakılırsa bütün peygamberlerin, nebilerin vermiş olduğu mücadeleler, göstermiş olduğu çaba ve gayretler, çekmiş olduğu bütün çile, cefa ve ıstıraplar hep insanın Rabb-i Rahman’ına gerçek manada kul olmasını sağlamak içindir. Ve yine insanın yılışmadan, kırışmadan, kırılmadan, eğilmeden ve bükülmeden duruşlu bir şekilde Rabbine, ilahi hakikatler rehberliğinde şirke düşmeden, şeytan ve nefsin aldatmacalarına, ağlarına ve bağlarına takılmadan hakiki manada kul olmasını sağlamaktır. Ruhlarını hep diri tutabilmelerini sağlayabilmektir.
Rabb-i Rahman’ın, bu kutlu insanların günümüze kadar o kutlu görevlerinin birer kutlu halkaları olan veli kulları da yine insanlığın ruhunu diri tutmak için birer kutlu bekçileridir. Bu insanlar da, inancın can bulması, ruhun diri olması ve şer odaklarının da can kaybetmesi için adeta sinelerinde yakmış oldukları manevi meşaleleriyle etrafına diriliş nağmeleri saçmaktadırlar. Bundandır ki bu kutlu ve güzel insanların sohbet ve muhabbetlerinden nasiplenenler yaşarken ölü olmaktan sıyrılıp canda can bularak yeniden doğarlar.
- ’Saatim işlemiş ben durmuşum / gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum’ diye duygularını ifade eden Necip Fazıl üstadın, mürşidi Arvasî hazretlerini bulup dizi dibinde can bulması gibi.
- Nurettin Topçu üstadın Abdulaziz Bekkine hazretlerinin dizi dibine oturup bulanık ve sisli düşüncelerinden bir bir arınıp can bulması gibi.
- Kırk yıl dergâhına hizmet edip de ’bu kapıdan odun bile olsa eğri giremez’ diyen bizim Yunus’un Taptuk Emre’nin dizi dibinde pişmesi gibi.
- Şems geldi diye ikram için çıkarıp hırkasını veren ama ’yalan söylediler, Şems gelmiyor’ demelerine karşı da ’yalanına hırkamı, doğrusuna canımı veririm’ diyecek kadar Şems’te hakikat yudumlayan Mevlana gibi.
- ’Ulemanın atının ayağından dahi sıçrayan çamur bana şereftir’ diyecek kadar saygı abidesi olan Yavuz Selim’in celallenip hiddetlenence mürşidinin teskinleri karşısında halim salim ruhlu olması gibi.
- Öldürmeye giden Hattaboğlu’nun o güzel insanlar sayesinde yaşarken ölmüş olan bedenine Kur’ânî ruh üflemeleriyle ruhu dirilen Hazret-i Ömer gibi.
Şimdi ise ruhumuza güç katan, ruh üfleyen, diriliş muştuları sağlayan değerlerimizi ve kaynaklarımızı anlatmaya çalışalım. İnsan vücudunun sağlığı için nasıl ki vitamine, proteine, kaloriye, şekere ihtiyacı varsa ruhun da dirilişi, uyanışı ve sağlığı için besleyici gıdalara, değerlere ve kaynaklara ihtiyacı vardır. Ruhumuza ruh üfleyen ve ruhumuza can gibi, kan gibi değer ve kaynak olanlar; inancımız, şanlı tarihimiz, büyük başarılarımız, mukaddesatımız, gök kubbe altında hoş bir seda bırakan büyük insanlarımız ve batıl karşısında hakkı savunurken sahibi olduğumuz her bir değerimizdir. Bunlar bizlere ruh vermekte ve ruh kazandırmaktadırlar. Ruhumuzun gıdası olmaktadırlar. Bunların da farkına vararak ruhumuzun gıdaya ihtiyaç duyduğu an bu kaynakların ya hepsinden ya da herhangi birisinden ruhumuzun beslenmesini sağlamalıyız.

Ruhumuzu devamlı olarak en az bunların birisiyle bağlantılı halde tutarak ruhu diri ve canlı tutmaya azami gayret etmeliyiz. Çünkü maziyi unutmadan hali yaşayıp istikbale ilerleyebilmek anca mazi ve atiyi birbirine bağlayan hâl köprüsüyle mümkündür. Bunu hakkını vererek becerebilmek de işte bu ’mazi, hâl, ati’ üçlü zamanı kutlu kişinin kendisinde cem edebilmesiyle mümkündür. Bu da yine dönüp dolaşıp ruhun uyanık yani diri olmasıyla alakalıdır. Bundan dolayı atalarımız ’geçmişini bilmeyen geleceğine ışık tutamaz’ demişlerdir. Bu atasözündeki mesaj ruhun ’tarih’ gıdasıyla alakalıdır.
- Tarihten ve büyük başarılarımızdan örnek verecek olursak, dolu dolu geçen tarihimizden şeref levhaları bulmak zor olmasa gerek. Kıbrıs çıkarmamız, Milli mücadele, Sakarya meydan muharebesi, Çanakkale zaferi, Kut’ü-l-Amare zaferi, Revan zaferi, Mohaç zaferi, Çaldıran zaferi, Mercidabık zaferi, İstanbul’un fethi, Kosova zaferi, Malazgirt zaferi, Kudüs’ün fethi, Endülüs’ün fethi, Bedir ve Hendek zaferleri gibi büyük zaferlerimiz hep batıl ordusunu mağlup ve perişan ettiğimiz şanlı zaferlerimizdir. Haçlı ordularını tarumar ettiğimiz şanlı mücadelelerimizdir.
- Milli ve manevi mukaddesatımızdan örnekler ise;
Önceki devletlerde dahi kullanılan ve son olarak Osmanlı cihan devletinde ise tam manasına bürünüp askeri gücümüze simge olan üç hilalli şanlı ’sancağımız’,
Vatan tapusu olan ay-yıldızlı ’bayrağımız’,
Şehit kanlarıyla sulanan ’vatan’ toprağımız,
Dünya milletleri arasında en eski ve halen yeniliğini muhafaza eden ’devlet’ geleneğimiz,
Milattan öncesine kadar uzanan milletimizin ’ordu-asker’ teşkilatlanmasıdır.
Bunlar milli mukaddesatımızın en önemli unsurlarıdır. Diğerleri ise bunlar etrafında şekillenmektedir.
- Manevi mukaddesatımız ise inancımızdır. Bunu temsilen de ’Ezan-ı Muhammedi’dir. Çünkü bir yerde ezan okunuyorsa orası Müslüman beldesidir. Camii ve medrese varsa Müslümanlar o bölgede ’varım’ demiştir. ’Zaman bende ve mekân bana emanet’ şuuruna hâkim olarak mekâna sahiplik etmişlerdir ceddimiz. Diğer manevi simgelerimiz ise inancımızın etrafında şekillenip İslam dairesinden çıkmamak kaydıyla manaya bürünmüşlerdir.
Millilik dışımız, manevilik içimizdir.
Millilik ’duruş’umuz, manevilik ’oluş’umuzdur.
Millilik Yavuzluğumuz, maneviliğimiz Yunusluğumuzdur.
Millilik batıla zor oluşumuz, maneviliğimiz dosta muhabbet dolu oluşumuzdur.
Bir diğer mukaddesatımız ise ’millet’ mefkûresidir. Bu kavram aslında tam manasına kavuşamamıştır. Manası yerli yerine oturamadığındandır ki vermek istediğimiz tam anlaşılamıyor. Ama bunun en genel manası ’millet’ diye tabir ettiğimiz Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan ümmet coğrafyasıdır. Madalyonun bir yüzü ümmet, diğer yüzü de millettir. Bu böyle biline.
- Şu gök kubbe altında hoş bir seda bırakıp giden büyük insanlarımıza örnekler ise ’kutlu insan’ dediğimiz güzel insanlardır. Dosta düşkün, düşmana zorlu olanlardır. Batıla karşı Yavuz, hakka karşıysa Yunus yapılı naif insanlardır. Bunlar en zorlu zamanlarda bile İslam hakikatlerini haykırmaktan asla geri durmamışlardır. Bu kişiler hükümdar, veli, seyyah, şair, yazar, düşünür, mürşit, öğretmen, asker, komutan, denizci vb. her alanda vardır. Çünkü bu kişiler, İslamiyet’in güzelliklerini alanlarına ve mesleklerine sindirip yaşayışlarına aksettirmişlerdir. Necmeddin Erbakan, Muhsin Yazıcıoğlu, Aliye İzzetbegoviç, Şamil Basayev, Cahar Dudayev, Şeyh Şamil, Aslan Maşadov, Malik el-Şahbaz namıyla Malcolm x, Bediüzzaman, Ahmet Yasin, II. Abdulhamit, Kanuni, Yavuz, Fatih, Yıldırım Beyazıt, Osman ve Ertuğrul beyler, Sultan Alparslan, Osman Batur, İsa Yusuf Alptekin, Akşemseddin, Ebussuud, Molla Gürani, Şeyh Edebali, Yunus, Mevlana, Şems, Necip Fazıl, M. Akif, Serdengeçti Osman Yüksel, Abdurrahim Karakoç, Alvarlı Efe ve daha niceleri…
Bu güzel insanlar milli ve manevi alanda bütün hayatları boyunca mücadele eden ve ilk halkası Efendimizden başlayıp günümüze kadar devam eden kutlu bir zincirin birer halkası olma şerefine nail olmuş kutlu insanlardır. Mücadele şuurunu en güzel şekilde yaşayarak göstermiş olan mücahit insanlardır. Bu kutlu insanlar ki vermiş oldukları mücadeleleriyle bizlere adeta ’ruh’ üfleyen dualı insanlardır. Ruhları dipdiri olan duruşlu insanlardır.
- Batıl karşısında sahip olduğumuz her bir değerimize örnekler ise bunun içine milli ve manevi değerimiz ne varsa konulabilir. Kavramlarımız, sanatlarımız, zanaatlarımız, mimari eserlerimiz, tarihi yapılarımız, hanlarımız, hamamlarımız, büyük ruh ve mana kokan şehirlerimiz, büyük mabetlerimiz ve kısaca kültür ve medeniyetimizin lif lif işlendiği bütün mefhumlarımız.
İşte tüm bu güzellikler bizlerin ruhuna gıda, besin ve güç olacak örneklerdir. Bunlar bize şuur da vermek kaydıyla ruhumuzu tarihin ve bizi biz yapan değerlerimizin manasıyla yoğurmaktadır.
Kişinin meydana çıkıp hak olan safta bir nefer gibi ya da derecesine göre rütbe alarak Rabb-i Rahman’ın dinine hizmet etmesi o kişinin İslami medeniyetimizde ve İslami hayatı yaşantımıza nakşetmesinde bir ’kutlu kişi’ olarak çalışması demektir. Medeniyetimizin Müslüman kimliğiyle yaşaması işte bu kutlu kişilerin elleriyle mümkündür. Bu kutlu kişiler ise yazımızın başından beri anlatmak istediğimiz ’diri ruhlu’ olan kişilerdir. Ruhu diri olanlar davayı sahiplenen ve davamızı ufuktan ufuklara taşıyan kutlu kişilerdir. Ülkü yolunun yolcularıdır. Kutlu yolun sefer üzere olan kutlu mimarlarıdır.
Güzel günlere ve ruhumuzun dip diri olduğu zamanlara ve çağlara dikkat edilirse insanımızın ruhları diri tutan muştulara yani müjdelere ne kadar önem verdiğini müşahede ederiz. Diriltici ruhlar ne zaman ki harekete geçmiş söz hakkı elde etmişse İslami hizmetimizde, İslami medeniyetimizde, İslami sanatımızda ve İslami yaşantımızda o derece gelişme görülmüştür. Çünkü ilerlememizin en genel ve en ilk şartı diri, iri, uyanık, atik, cesur ve atılgan ruhlara sahip olmaktır.
Bundan dolayıdır ki ruha ve ruhun diri olmasına önem veriyoruz. Ruhun dirilişi için çalışmalar ve sancılar geçiriyoruz, rüyalar görüp hayaller kuruyoruz, ’ülkü’ bilip kızıl elmaya koşar gibi ilerlemek istiyoruz. Varmak istiyoruz o kutlu ufuklara. Zafer odaklı olsak da nasip deyip sefer üzere olmak istiyoruz. Zafer nasiptir, olur ya da olmaz. Ama sefer üzere olmak Rabb-i Rahman’a hizmet yolunda olmak istiyoruz.
Kutlu eyle. Mutlu eyle. Umutlu eyle. Nasip eyle…
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.