Özlenen Rehber Dergisi

159.Sayı

Tarikatler ve Mezhepler

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zamanında tarikat ve mezhep var mıydı, diye çokça sorulmaktadır.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zamanında Cenâb-ı Hakk’ın emirleri Peygamberimiz (s.a.v.) ve O’nun sahabîlerinin nefislerinde tatbik edilip yaşanıyordu. Ashâb-ı Kiram, ilahi mesaj olarak gelen ayetleri onar onar ezberleyip nefislerinde uyguluyorlardı. Böylece onlar hem öğreniyor, hem de Kur’ân-ı Kerim ayetleriyle amel ediyorlardı.1
Bir gün Sa’d b. Hişâm Hz. Âişe (r.anhâ)’ya gelerek: ’Ey Mü’minlerin annesi! Bana, Rasûlullah (s.a.v.)’in ahlâkından haber ver!’ dedi. (Âişe) şöyle dedi: ’Sen, Kur’ân okumuyor musun?’ (Ben): ’Evet (okuyorum)!’ dedim. (Âişe): ’İşte, muhakkak ki Allah’ın Nebisi (s.a.v.)’in ahlâkı Kur’ân idi.’ dedi.2
Enes b. Mâlik (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre üç kişi Nebi (s.a.v.)’in eşlerinin evlerine, Nebi (s.a.v.)’in ibadetinden sormak üzere geldi. Kendilerine (Nebi’nin ibadeti) haber verilince, sanki onlar bunu azımsadılar ve: ’Biz nerede, Nebi (s.a.v.) nerede? Muhakkak ki O’nun zellesinden geçmiş ve gelecek olanlar bağışlanmıştır.’ dediler. Onlardan biri: ’Bana gelince, muhakkak ki ben, gece(leri hiç uyumayıp) devamlı namaz kılacağım!’ dedi. Diğeri: ’Ben (her) zaman oruç tutacağım ve oruçsuz olmayacağım.’ dedi. Diğeri ise: ’Ben kadınlardan uzaklaşacağım, hiç evlenmeyeceğim.’ dedi.3 (Rasûlullah eve gelip de kendisine bu durum haber verilince bir hutbe irat etti,) Allah’a hamd etti, O’nu övdü ve: 4
أَنْتُمُ الَّذ۪ينَ قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا أَمَا وَاللّٰهِ إِنّ۪ى لَأَخْشَاكُمْ لِلّٰهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ ، لٰكِنّ۪ى أَصُومُ وَأُفْطِرُ، وَأُصَلّ۪ى وَأَرْقُدُ، وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّت۪ى فَلَيْسَ مِنّ۪ى
’Sizler şöyle şöyle diyen kimselersiniz. Dikkat edin! Allah’a yemin olsun ki, şüphesiz ben, mutlaka Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı en takvalı olanınızım. Fakat (bununla beraber) ben, (bazen) oruç tuta­rım, (bazen de) oruçsuz bulunurum. (Gecenin bir bölümünde) namaz kılarım, (bir bölümünde ise) uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim sünnetim, yolum budur.) Artık her kim, sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.’ buyurdu.5
Böylece Peygamber (s.a.v.) Efendimiz meseleye açıklık getirmiştir.

Tarikat ve Mezheplerin Menşei
Rasûlullah (s.a.v.), Sahabe ve Tabiin’den sonra ikinci asrın başlangıcından itibaren Müslümanların arasına giren fitneler dolayısıyla hizipleşmeler, bidatler ve çeşitli görüşler ortaya atıldı. İslam dinini dejenere edip yıkmak için gerek Yahudiler, gerek Haricîler ve gerekse de Şia ve diğer gruplar tarafından çeşit çeşit inançlar ortaya konulmaya, ameller ihdas edilmeye başlandı.
Bunun üzerine İslam âlimleri hurafe ve bidatlere, mantar gibi biten çeşit çeşit bozuk inançlara sahip olan bu mezheplere karşı mücadele ettiler. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini ve Sahabîlerin kavillerini göz önüne alarak mezheplerin hak olanlarıyla batıl olanlarını birbirinden ayırdılar. Bunun dışında kalan, bozuk hurafe ve bidatlerle dolu olan yolları vaaz u nasihatle anlattılar. Böylece hak mezheplerin Müslümanlara yön vermesinde yardımcı oldular. Hak mezhep olarak en son, amelde; Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî, itikatta ise; Mâturîdî ve Eş’arî mezhepleri tespit edildiler.
İşte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zamanında yaşanan Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet esasları, birinci asrın sonlarına kadar bozulmadan devam etmiş, ikinci asrın başlangıcından itibaren çeşitli fitnelerle bozulmaya başlamıştı ki, o anda İslam âlimlerinin ittifakıyla, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin zamanında yaşanan fıkhî hayatın uzantısı olarak Ehlisünnet Ve’l-Cemaat doğrultusundaki hak mezhepler etrafında toplandılar.
Böylece bu büyük İslam âlimleri, Müslümanlara, kıyamete kadar uzanan büyük bir iyilikte bulunup, onları tekrar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz zamanında yaşanan İslamî hayatta birleştirdiler.
Asr-ı Saadet’te Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ahlakî yönden de en üstün olduğuna dair Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
’Ve şüphesiz sen, mutlaka yüce bir ahlâk üzeresin.’6

Yine Peygamberimiz (s.a.v.)’in güzel ahlakıyla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
’Müminlerden sana uyanlara (tevazu, hoşgörü ve rahmet) kanadını indir.’7

عَنْ أَبِي الْعَلَاءِ بْنِ الشِّخّ۪يرِ -رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ- أَنَّ رَجُلًا أَتَى النَّبِيَّ -صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- مِنْ قِبَلِ وَجْهِه۪ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَيُّ الْعَمَلِ أَفْضَلُ؟ قَالَ: «حُسْنُ الْخُلُقِ» ثُمَّ أَتَاهُ عَنْ شِمَالِه۪ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَيُّ الْعَمَلِ أَفْضَلُ؟ قَالَ: «حُسْنُ الْخُلُقِ» ثُمَّ أَتَاهُ مِنْ بَعْدِه۪ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَيُّ الْعَمَلِ أَفْضَلُ؟ فَالْتَفَتَ إِلَيْهِ رَسُولُ اللّٰهِ -صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- فَقَالَ: «مَا لَكَ لَا تَفْقَهُ -أَوْ مَا لَكَ لَا تَنْقَهُ- حُسْنُ الْخُلُقِ هُوَ أَنْ لَا تَغْضَبَ إِنِ اسْتَطَعْتَ.»
Ebu’l-Alâ b. eş-Şıhhîr (r.a.)’den rivayet edildiğine göre; (bir defasında) bir adam Nebi (s.a.v.)’e ön tarafından geldi ve: ’Yâ Rasûlallâh! Amel(ler)in hangisi daha faziletlidir?’ dedi. (Rasûlullah): ’Güzel ahlaktır.’ buyurdu. Sonra O’na sol (taraf)ından geldi ve: ’Yâ Rasûlallâh! Amel(ler)in hangisi daha faziletlidir?’ dedi. (Rasûlullah): ’Güzel ahlaktır.’ buyurdu. Sonra O’na arka (taraf)ından geldi ve: ’Yâ Rasûlallâh! Amel(ler)in hangisi daha faziletlidir?’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) ona döndü ve: ’Sana ne (oluyor) ki anlamıyorsun? -(Ravi şek etti ve:) ’Veya: ’Sana ne (oluyor) ki kavramıyorsun?’ dedi.’- Güzel ahlak, gücün yeterse öfkelenmemendir.’ buyurdu.8
Böylece İslam dininin ahlakî yönden de olgunluğa önem verdiği görülmektedir.
Fakat ne var ki insanlar, yaratılış itibariyle iyi ve kötü ahlaklarla birlikte yaratılmışlardır. Gazap, şehvet, kibir, ucub, cimrilik, riya, haset, kendini üstün görme gibi kötü özellikler, insanoğlunun nefsinde mevcuttur. Buna işaret olarak Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
وَمَآ اُبَرِّئُ نَفْس۪يۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّوٓءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ
’Ben nefsimi temize çıkarmam, zira Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Muhakkak ki Rabbim, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’9
Yine aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا ﴿﴾ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا
’(Nefse ve onu düzenleyip düzgün bir biçimde şekillendirene), sonra da ona hem kötülüğünü, hem de takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki onu (yani nefsini) temizleyen kimse muhakkak ki felâha ermiş (umduğuna nail, korktuğundan emin olmuş)tur.’10
İnsanoğlu kötü ahlaklarla nefsine ve şeytana tabi olursa, o zaman cehennemin en alt tabakalarına kadar alçalır. Eğer güzel ahlak sahibi olup Allah (c.c.)’ya ve Rasûlü’ne itaat ederse, en yüksek dereceye yükseltilir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪يٓ اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ ﴿﴾ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ ﴿﴾ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
’Andolsun ki (biz), insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına döndürdük. Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesna. İşte onlar için kesilmez (tükenmez) bir mükafat vardır.’11 buyrulmuştur.
Şu ayet-i kerime ise güzel ahlaklı Müslümanlar için bir müjdedir:
تِلْكَ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذ۪ينَ لَا يُر۪يدُونَ عُلُوًّا فِي الْاَرْضِ وَلَا فَسَادًاۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ
’(İşte) şu ahiret yurdu (son yurt), (biz) onu yeryüzünde ne bir büyüklük ne de fesat istemeyenlere veririz. (İyi) sonuç, takva sahiplerinindir.’12
Asr-ı Saadet’te Ehl-i Suffe diye adlandırılan bir kısım Sahabîler, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında hem şer’î ilimlerini geliştirir, hem de nefis tezkiyesi yaparlardı. Böylece onlar, insanların Allah’ın hidayetine kavuşmasına örneklik yapmaktaydılar. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.), Hz. Muâz’ı Yemen’e vali veya öğretici olarak gönderdiği zaman ona aynen şöyle buyurdu:
يَا مُعَاذُ، أَنْ يَهْدِيَ اللّٰهُ عَلٰى يَدَيْكَ رَجُلًا مِنْ أَهْلِ الشِّرْكِ خَيْرٌ لَكَ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَكَ حُمْرُ النَّعَمِ
Muâz b. Cebel (r.a.)’den rivayet edildiğine göre; Nebi (s.a.v.) kendisine (hitaben) şöyle buyurmuştur: ’Ey Muâz! Allah’ın senin ellerinde (irşadınla) şirk ehlinden bir kişiye hidayet etmesi, (birçok değerli) kırmızı develerin senin olmasından senin için daha hayırlıdır.’13


(Endnotes)
1 Bkz., İbn-i Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân An Tefsîr-i Âyi’l-Kur’ân, c.1, s.74, Dâru’l-Hicr, Kahire, 2001; Hâkim, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, Fedâilu’l-Kur’ân, c.1, s.743, h.no:28/2047, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2002; Kurtubî, el-Câmiu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân, c.1, s.68, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 2006.
2 Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîne Ve Kasrihâ, 18; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.41, s.148, h.no:24601, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1997; Buhârî, el-Edebu’l-Mufred, Bâb: 144, c.1, s.160, h.no:308, Mektebetu’l-Meârif, Riyad, 1998.
3 Buhârî, Nikâh, 1.
4 Müslim, Nikâh, 1.
5 Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 1.
6 el-Kalem, 68/4.
7 eş-Şuarâ, 26/215.
8 el-Mervezî, Ta’zîmu Kadri’s-Salâti, c.2, s.864, h.no:878, Mektebetu’d-Dâr, Medine, h.1406.
9 Yûsuf, 12/53.
10 eş-Şems, 91/8-9.
11 et-Tîn, 95/4-6.
12 el-Kasas, 28/83.
13 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.36, s.392, h.no:22074, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1997.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.