Özlenen Rehber Dergisi

87.Sayı

Tasavvuf ve Kavramlarını İstikamet Üzere Muhafaza Etmek

Muzaffer YALÇIN Hocaefendi Özlenen Rehber Dergisi 87. Sayı
Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve ashâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi bi-adedi külli şey’in fi’d-dünyâ ve’l-âhireti ve kezâlik. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

Tasavvuf ilminin içerisinde kullanılan bazı kavramlar vardır. Bu kavramların doğru anlaşılması Tasavvuf ilminin de doğru anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Tarîkat, rabıta, mürşid-i kâmil, mürid, nefis terbiye ve tezkiyesi, nefis mertebeleri, cezbe, zühd, verâ takvâ vs. bu kavramlardan sadece birkaçıdır. Bu kavramların doğru bir şekilde anlaşılamaması, yaşantıya akseden birçok yanlışlıkların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Örneğin mürid; bir kimsenin dinî, ahlâkî ölçülere göre doğru veya yanlışlılığını ölçmeden mürşidin her söylediğini yerine getiren, iradesini ve aklî melekesini asla kullanmayan bir kimse olarak anlaşılmıştır. Hâlbuki Abdukadir Geylânî (k.s.) Efendimiz ’mürid’ kelimesini Gunyetü’t-Talibîn adlı eserinde; ’Kalbini Hz. Allah’tan başka her şeyden uzaklaştırıp yanlıca Hz. Allah’ı irade eden kimse’ olarak ifade etmiştir. Binlerce yıldır yaşadıkları döneme istikametin aydınlığını taşıyan mümtaz, kâmil insanların yetiştirildiği tasavvufî yollar bazı kişilerin şahsî algılarındaki yanlışlıkları nedeniyle haksız eleştiri ile karşı karşıya kalmıştır. Bu sebeple birçok insan bu yollara endişeyle bakmış, bu ilimle uğraşan insanları hor ve hakir görmüşlerdir. Birçok insanın istifade yolları da bu sebepten dolayı kapanmıştır.
İslâm tarihini incelediğimiz zaman geçmişte bu ilimden hakkıyla istifade eden nice salih insanların nefis terbiye ve tezkiye yoluyla binlerce insanın hidayetine vesile olduğu görülür. Gerek ilim ehli gerekse halk tabanından olsun her kesimden müminlerin bu rahmetten istifade etmiş olduğu ise bütün ilmi verilerle tespit edilmiştir.
Günümüzde de nefis terbiye ve tezkiyesiyle mücâhede yolunu tercih eden büyük bir kesim bulunmaktadır. Bu kesim içerisindeki insanlardan yine büyük çoğunluğunda birçok hataların meydana geldiği de herkes tarafından bilinmektedir. Bu hatalar hem haram kılınan dinî hükümlerle amel etmek, hem de Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bizzat yaşantısıyla çerçevesini belirlediği ahlakî değerleri çiğnemek biçiminde ortaya çıkmaktadır. Faizin kesinlikle her şeklinin haram olduğunu bilmesine rağmen faizle iştigalin müminler arasında yaygın olması, yanlışlarımızın en önemlisini teşkil eder. Hatta öyle ki faiz parasıyla hacca gidenlerin sayısı bir hayli fazladır.
Ticaretle uğraşan birtakım kimselerin, menfaatlerinin olduğu yerlerde aldatmaktan kaçınmamaları, ahlakî değerleri hiçe sayarak şahsî menfaatlerini her şeyden öncelikli tutmaları da yine oldukça yaygın yanlışlarımızdandır. Sosyal yaşantımızda ise günümüz değerlerinin Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği dinî ölçülerden daha öncelikli sayılması ısrarla devam ettiğimiz hatalarımızdandır. Bu saydığımız yanlışlıkların nefis terbiye ve tezkiyesiyle meşgul olup, böyle bir meşguliyeti diğer insanlara karşı kendisi için üstünlük vesilesi addedenlerce yapılması, günümüzdeki tasavvufî idrake ışık tutması açısından oldukça önemlidir. İşte bu hatalar nefis terbiye ve tezkiye gerçeğinin hakikatini idrak edemeyen kişilerin yanılgıları neticesinde ortaya çıkmaktadır. Bugün büyük bir kitlenin nefis tezkiyesi ile meşgul olmasına rağmen toplumda ciddi manada bir iyileşmenin görülmemesi bu yanlışlıklarımızın tabii bir sonucudur. Çünkü nefis terbiyesi dinimizin emrettiği Hz. Allah (c.c.)’a ve Peygamber Efendimize itaat hükmünün nefsimizde mutmain vasfı üzerine geçerlilik kazanma işidir.
Netice olarak, öncelikle ferdin ıslahını genelde ise toplumu bir bütün olarak güzel ahlâka taşıyan nefis tezkiyesi yolundan hakkıyla istifade edilmediği ortaya çıkmaktadır. Güzel ahlâka sahip fertlerin oluşturduğu toplumlarda İslâm dininin arzuladığı yaşantı biçimi hayatın merkezini oluşturacaktır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde ’Mü’minlerin iman bakımından en üstün olanı ahlâkı en güzel olanıdır…’ (Ebû Dâvûd, Sünnet 14; Tirmizî, Rada 11) buyurmaktadır.
Gelinen noktada ise; toplumu cehalete ve günaha sürükleyen hususların her geçen gün artması, yaşadığımız toplumda bu maksada ulaşılamadığını göstermektedir. Şu gerçek unutulmamalıdır ki; hayatlarına sirayet etmiş olan haramlardan vazgeçemeyen bir mü’min bu anlayışla karşılığı Hz. Allah’ın rızası olan güzel ahlâkı ve takva nimetini elde edemez. Kur’ân-ı Mübîn’inde Cenâb-ı Hakk (c.c.) şöyle buyurmaktadır: ’Allah nezdinde en üstün olanınız Allah (c.c.)’tan en çok korkanınızdır.’(Hucurât sûresi, 49/13)


Türkiye ve Tasavvuf
Birçok kimse güzel niyetlerle tasavvufî yollara girmelerine rağmen, takip edilen usullerin, tezkiye metot ve yollarından uzak olması nedeniyle istikametleri yanlış yollara kaymaktadır. Tasavvuf deyince veli, keramet, mürşid ve benzeri kavramlar ise, çokça kullanılan sözler hâline geliyor.
’Veli’ kavramı, Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı kazanmış, -Mübarek Efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî’nin (k.s.) lisanıyla- ’İşlerinin muradını Allah (c.c.) Hazretlerinin üzerine aldığı bir kul’ demektir. Allah (c.c.) o kuluna yakınlık nuru vermiş, birçok ilimler nasip etmiş, Peygamber Efendimizin yakınlığını açmış, birçok hayra kapı kılmış, onunla birçok şerrin önünü kapatmış, onlarla birçok fazileti yaymıştır. Böyle olunca, samimi müminler olarak, bu kıymete haiz olan insanlara karşı gönüllerde bir teveccühün bulunması elbette ki kaçınılmazdır.
Fakat, burada şu husus unutulmamalıdır. Hz. Pîr Abdulkadir Geylanî (k.s.) Efendimiz; ’Allah dostu, mürşid-i kâmil diye yöneldiğimiz bir insan şeriata muhalif yaşıyorsa; Allah’ın haram kıldıklarını hafife alıyor, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin getirdiği Sünnet-i Rasûlulllah’ı hiçe sayıyor, helâlleri haramla karıştırıyor, haramları da helâller gibi addediyor ise, havada uçtuğunu görseniz dahi, korkmayın, vurun yere düşürün!’ buyuruyor. Öyleyse bu noktada, bir Allah dostunun hangi çerçeve dâhilinde olması gerektiğini, ona yüklenen misyonun ne olduğunu sahih bir bilgiyle bilmemiz gerekir.
Diğer bir husus, velilerde kerametin cereyan etmesidir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine yakın kıldığı kullarına ikramıdır. Harikulâde olaylardır. Peygamberlerde zuhur ettiği zaman bunun adına ’mucize’ denir; velilerde ortaya çıktığı zaman ise ’keramet’ denir. Peygamberlerin mucize hususunda şu özellikleri vardır. Onlar, Allah’ın izniyle istedikleri zaman mucize gösterirler ve bu, onların üzerine vaciptir. Çünkü onlar Allahın elçileridir ve bunu insanlara ispatlamak için mucize göstermeleri onlar üzerine vaciptir.
Örneğin, Büreyde b. Husayb (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz ’bana bir mucize göster ki sana iman edeyim!’ diyen bir Arabîye ’Öyleyse git, şuradaki kurumuş olan ağaca benim selâmımı söyle ve benim çağırdığımı haber ver!’ diyor. Arabî ağaca: ’Seni Allah’ın Rasûlü çağırıyor!’ deyince o kurumuş olan ağaç yerinden sökülüyor. Toprağı yara yara Peygamber Efendimizin huzuruna geliyor. Elhamdülillah, bu mucize karşısında o Arabî de müslüman oluyor. (İmam Bezzar, Müsned; Kâdı İyaz (rh.a.) eş-Şifâ, s. 295, Bedir Yay.)
Velilerde ise, böyle istedikleri zaman keramet göstermek üzerlerine vacip değildir. Allah (c.c.) ikram ederse onlarda da bu gibi haller zuhur eder. Büyük velilerde, -veliler de kendi içerlerinde derece derecedirler- kerametin tezahürü farklı farklıdır. Bazı veliler öyle ki kendilerinde cereyan eden kerametlerin varlığından haberdar olmazlar; ama Allah (c.c.), onun eliyle, lisanıyla, haliyle bazı hârikulâde halleri ortaya koyar.

Keramet ve İstikamet
Büyük velilerimiz hakkında kitaplarımızda zikredilen hallerin ve kerametlerin birçoğuna, Mübarek Efendim’in (k.s.) şahsında şahit olduk elhamdülillah. Fakat Mübarek Efendim, o hârikulâde haller kendisine lütfedildiği halde, bu nimeti asla kendinden bilmez, Cenâb-ı Hakk’ın kudretine sığınır, hamd ve şükür üzere olur, ’Ya Rabbi, Sen ne kadar büyük bir merhamet sahibisin! Bizim gibi edna kullarına bu nimetleri lütfediyorsun!’ diyerek Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünü ve yüceliğini ikrar ederdi, elhamdülillah.
Eskişehir’de felçli bir hastaya okumuştu. Felçli bir adamı kucaklarında getirmişlerdi. Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla Mübarek Efendim ona okudu ve hastanın iyileşmesi için Cenâb-ı Hakk’a dua etti. Okuduktan sonra: ’Biraz ayağa kaldırın, sağa sola yürütün!’ dedi. Ondan sonra: ’Siz bırakın, kendisi yürüsün!’ deyince yakınları bırakmaya korktular. ’Bırakın oğlum!’ dedi ve biraz sonra o felçli olan hasta kendi başına yürüdü elhamdülillah. Ben buna şahit oldum Allah’a hamd olsun. Oradaki herkes ağlayarak Mübarek Efendim’in elini öpmek için eline hücum ettiler. Mübarek Efendim ise: ’Beni bırakın oğlum! Hemen iki rekât namaz kılın, Allah’a secde edin! Bu kudretin sahibi ve Şifâ veren yalnızca Hz. Allah’tır!’ diyerek orda bulunan herkesi Cenâb-ı Hakk’a, şükretmeye sevk etti.

Gayemiz…
Bu anlattıklarımızla şu husus iyi anlaşılmalıdır kardeşlerim: Bu yollar keramet görme veya keramete sahip olma yolları değildir. Bütün büyüklerimiz gibi, Mübarek Efendim’in (k.s.) de bu yöndeki sözü ’En büyük kerametin istikamet’ olduğudur sözüdür. O yüzdendir ki bu yolda ancak Allah’a itaat alışılır. Cenâb-ı Peygamber Efendimize (s.a.v.) itaat alışılır. İtaat yolları alışılır. İtaat yollarının önündeki engellerin kalkması hususundaki Peygamber Efendimizin ümmetine gösterdiği yollar alışılır.

Ölçümüz…
Sen böyle bir yola girmişsin. Hz. Allah (c.c.) senin haline göre ikramlarını dilediği gibi sana ulaştırır. Bu da Rabbimizin takdiridir. Bu yol, manevi haller yaşamak, bazı kerametlere muttali olmak veya mâlik olmak ve böylece yüksek dereceler elde etmeye talip olmak demek değildir... Dikkat edin, bunların hepsi Hz. Allah’ın Zâtı’nın dışında talip olunan şeylerdir! Böyle bir talip olma yanlıştır ve bâtıldır. Hz. Allah’ın rızası dışında olan hiçbir hal hak değildir.
Mübarek Efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretleri buyurdular ki: ’Bizler hasbiyiz! Hasbiler Allah’tan gayri bir şeye talip olmazlar!’ Onlar herhangi bir amele, bir nimete sahip olmak için yapışıp sarılmazlar. Onlar, ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın rızasına, Hz. Allah’ın Zâtı’na talip olurlar!
Bu yoldaki bir sâlik, bu hususlarda kalbini istikamet yoluna koymalı. Nefsini, zahirî ve batınî ahlâklarını, Cenâb-ı Hakk’ın murat ettiği hâle tebdil edecek, övülen Peygamber Efendimizin övülen ahlâkına kavuşabilecek yollara yöneltecek ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın rızasını celbe gayret edecek. Eğer maksadını küçük tutarsa hedefi de küçük olur. Maksadını yüce tutarsa, ona açılan kapılar da büyük olur.
Bir kul ki Hz. Allah’a talip ise ve bu niyetinde samimi ise o kula Cenâb-ı Hakk’a varacak kapılar açılır. Bir kul ki dünyaya talip ise o da ancak dünyalık kapılara sahip olur.
Lisan ile, ’Ya Rabbi! Sana talibiz Allah’ım!’ diyoruz. Fakat, terk edemediğimiz sûi ahlâklar ile, dünyaya sevgi besleyen ve ona bağlı olan kalplerle, bu söz bir değer ifade etmez. Sözümüzdeki samimiyetimizi Salih amelimizle, kulluğumuzdaki sadakatimizle, Allah yoluna olan bağlılığımızla, Peygamber Efendimize olan sevgimiz ve itaatimizdeki istikametimizle ’şahitli’ olarak ortaya koymamız lazımdır.
Cenâb-ı Hakk’ın zikrinde dâimi olmak, kalbi Hz. Allah’a yekten bağlı ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini ve rızasını elde etmeye dönük olan kalplerin işidir. Onlar Allah’ın zikrini ne lisanlarından ne de kalplerinden düşürürler. Ne bir ticaret ve ne de beşerî bir meşguliyet onları Allah (c.c)’ın zikrinden alıkoyabilir. Onlar asla dünyaya talip değildirler. Bir makam ve mevkiye talip değildirler. Yarın mahşer gününde Cenâb-ı Hakk’ın kullarına soracağı sualler ne ise ona hazırlık yapmak, onların asıl işidir.
Bu hususta kulu maksadından uzaklaştıran şeylerin kaynağı nefis kaynaklıdır, şeytan kaynaklıdır, dünya kaynaklıdır...

Tasavvufî Kavramlar ve İlham
Tasavvuf yolunda ilimlerin farklı geliş yolları vardır. Abdullah Farukî Hazretleri ’İslam’da Zikir ve Rabıta’ isimli eserinde bu konuyu ’Velilere İlhamın Gelişi’ başlığı altında işlemiş. Velilere ilmin birkaç yönden geldiğini zikretmiştir.
İlham velilere gelen ilim yolarından birisidir. Mübarek Efendim ’Velilere İlhamın Gelişi’ konulu yazısında diyor ki:
’İlham, bir kaç yönden gelir: Allah (c.c.)’tan, peygamberlerden, meleklerden, akl-ı küll (mükemmel, olgunlaşmış akıl)’den, şeytandan ve nefisten.’ Bu altı yerden bilgi gelir. İnsan bu bilgileri birbirinden ayırt edecek bir ilme sahip değilse, nefis ve şeytandan gelen bilgiyi de kendisi için hak olarak kabul eder.
1- Allah (c.c.)’tan gelen ilham, Kur’an’ın muhtevasındaki emirlere yöneliktir: Bir veli Cenâb-ı Hakk’tan böyle bir ilim aldığı zaman, Fatiha’dan Nâs’a, Kur’an’ın başından sonuna kadar ne kadar hüküm varsa, bu hükümlerin çerçevesi dâhilinde Cenâb-ı Hakk’tan ilim alırlar.
2- Peygamberlerden gelen ilham, âyetlerin ve hadislerin ışığında, Sünnetlerin yaşanmasına ve teşvik edilmesine yöneliktir.

3- Melek ve akl-ı küll’den gelen ilham, doğru yola teşvik ve uyarıcı mahiyettedir: Bunun karşılığında Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerif buyurmuştur: Ümmü Seleme (r.ahnâ)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ’Allah bir kul hakkında hayır dilerse, onun için nefsinden (diğer bir rivayette; kalbinden) ona (hayrı) emreden ve onu (şerden) nehyeden bir vaiz (öğütçü) kılar.’ (Suyûtî, Cem’u’l-Cevâmi’, c.1, s.146 h.no:945, Deylemî’nin Müsnedü’l-Firdevs’inden nakletmiştir.)

4- Şeytandan gelen ilham; nefis, bir şeyi ilham yolu ile istedi mi, nefislere kötülükleri emretmek şeklinde olur. Eğer vesvesesinde muvaffak olamazsa, başka bir vesveseye geçer ki, bu hal o kişiyi kandırıncaya kadar devam eder: Şeytanın hilesi budur. Cenâb-ı Hakk Yâsîn sûresinde: ’Muhakkak ki şeytan sizin için apaçık bir düşmandır.’ (Yâsîn sûresi, 36/60) Nâs sûresinde de: ’Sadırlara da vesvese verir.’ (Nâs sûresi, 114/5) buyurmuştur.

Şeytan ve Nefsin Hileleri
Şeytanın vesvesesini zahiren şuradan anlayabiliriz: Bir defa, Allah’a itaata sevk etmez. Şer olan şeylere sevk eder. İnsan kalbine gelen o şerre yönelmek istemez. Ona muhalefet etmeye çalışır; ama zayıf düştüğü yerde ise hemen o şerrin içerisine dalar. Şayet şeytan bu vesvesesiyle insanı kandıramadıysa bu sefer yönünü değiştirir, başka bir yönden farklı bir vesveseyle seni aldatmaya yönelir. Eğer insan ona muhalefet edecek sahih bir kalbin sahibi değilse nihayetinde maksadına kavuşur.
Nefis’te ise böyle değildir. Hani bazı insanlar olur ya, söylediği sözden başka bir sözü bilmez. ’İlla benim sözüm!’ der ya. Nefisten gelen söz işte böyledir. Yaptıracağı işi sana yaptırana kadar ısrarından vazgeçmez. Birçok kimse buna müptela olduğu için söylüyorum. Örneğin, ben şunu gördüm: 65 yaşlarında yaşlı bir hacı amca… uzaktan gelmiş, misafirdi. Sigara kullanıyordu. Otobüsteyiz. Sigarası da bitmiş. Sakalı var, başında takkesi var. Şoför de sigara içiyordu. Dedi ki: ’Ben şu şoförden sigara isteyeceğim.’ ’Hacı efendi, buralar sizin geldiğiniz yerlere benzemez. Gidip de isteme, üzülürsün’ dedim; fakat, nefis kendisini o illete nasıl yöneltiyorsa, 65 yaşındaki o yaşlı insan bir sigara külü için kalktı, gitti ve o şoförden sigara istedi. Şoför de çok ağır hakaretlerle yaşlı amcayı geri gönderdi.
Nefis, isteğinde ısrarlıdır. O illeti sana içirene kadar rahat etmez. Gözünü harama çevirttirene kadar sana ısrar eder. İşte insan bu altı yerden gelen ilmi, birbirinden ayırt edecek vasfı bu yollarla kazanacak ve bunları birbirinden ayırt edecek.

Ölçü, Kur’an ve Sünnet’e Sarılmaktır.
Hangi meşreb olursa olsun, hangi manevi yol olursa olsun, bütün yolların şahidi Kur’an ve Sünnet çizgisinde olursa o yol haktır. Bunun dışına taşanlar ise ancak insanların nefislerinden, şeytandan ve bu kaynaklı hezeyanlarından başka bir şey değildir.
Bu yüzden kardeşlerim, bu yollardaki hallerimiz, manevi gidişatlarımızın herbiri Kur’an ve Sünnetin şehadetinde terbiye ve tezkiye ile yürümelidir ki biz Hakk kapısına varabilelim. Aksi halde nefsimizin ve şeytanın önümüze bırakmış olduğu çerçöp ile ömrümüzü geçirmiş oluruz.
Cenâb-ı Hakk’ın zikrine talip olurken, nefis terbiyesine talip olurken insan nasıl ciddi bir işe talip olduğunun idrakinde olmalıdır. Bir kere, kadın erkek her mü’minin, nefsini Allah’a ve Peygamberine isyan olan hâl ve davranışlardan tezkiye etmesi, arındırması farzdır. Bunu böylece bilin kardeşlerim. Allah (c.c.) bizi bu yolda muvaffak olanlardan kılsın inşallah.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Nefisleri Tezkiye Görevi
Peygamber (s.a.v) nefisleri tezkiye edendir. Tezkiyenin aslı, şirkten temizlemektir. Zâhirde ve bâtında şirk olan hususları temizlemek, bu yolun asli unsurudur. Allah (c.c.) şirkin gizlisinden de açığından da muhafaza etsin! Şeddâd b. Evs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ’Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allah’a şirk (ortak) koşma (suçunu işlemeleri)dir. Bilmiş olun, muhakkak ben onlar güneşe, aya veya puta tapacaklar diyecek değilim. Fakat (onlar) bazı amelleri Allah’tan başkası için (yapacaklar) ve gizli bir şehvet (arzulayacaklar).’ (İbn-i Mâce, Zühd, 21) Riya (gizli şirk), gösteriş için, Allah’tan gayri bir maksat için kulluk yapıp yaşamaktır. Bu, dünya işlerimize de sirayet etmiş olabilir, ibadetlerimize de.
Bekleyeceğini Allah’tan beklemeyen şirke düşmüştür! İsteyeceğini Allah’tan istemeyen şirke düşmüştür! Sıkıntıları kullarının eliyle bertaraf eden de hakikatte Hz. Allah’tır. Onun için zâhirde ve bâtında, şirkin küçüğünden, gizlisinden, hepsinden kurtulmak için Rabbimize sığınırım.
Yüce Allah’ım bu hususta hepimize yardım etsin. Geceniz mübarek olsun!


----------------------------------------------------------------------------------------------------
Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.): ’Muhakkak ki Ademoğluna bir şeytanın yaklaşması (vesvesesi), bir de meleğin yaklaşması (ilhamı) vardır. Şeytanın yaklaşmasına gelince, o şerri vaat etmek (telkin etmek) ve hakkı yalanla¬maktır. Meleğin yaklaşması ise, hayrı vaat etmek ve hakkı tasdik etmektir. Binaenaleyh her kim bunu (hayır ve hak telkinini) bulursa, bilsin ki bu Allah’tandır, hemen Allah’a hamdetsin. Her kim de diğerini (yani şer ve yalanlama telkinini) bulursa hemen kovulmuş şeytandan Allâha sı-ğınsın.’ buyurdu (ve) sonra: ’Şeytan, sizi fakirlik ile korkutur ve sizlere çirkin şeyler ile emreder.’ (el-Bakara, 2/268) (âyetini) okudu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3)
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

  • Hakkı

    Gezdiğim siteler arasında itidal üzere olan nadir sitelerden biri olarak olarak görmek şahsım adına memnun edici oldu. Aşırılıkların kol gezdiği günümüz müslüman kardeşlerimizde en temel eksik merhum Üstad'ın da yazılarında değindiği üzere Kur'an ve Sünnetten uzak bir yaşantı üzere olmaları . Nasılki boyumuzun ölçüsünü öğrenmek için metrelere , kilomuzu öğrenmek için tartılara ihtiyacımız varsa Dünyada ve Ukbada ferah ettirecek Kur'ana ve Sünnete de o kadar ihtiyacımızın olduğu üstadların hizmetleriylede anlaşılması gerek. Allah azze ve celle bu yolun yolcularına ve hizmetkarlarına rahmet etsin. Amin.

1 kişi yorum yazdı.