Özlenen Rehber Dergisi

157.Sayı

Vesile

Hz. Muhammed (s.a.v.) getirdiği tevhit akidesi ile bütün sahte put, tağut ve ilahları nefyetmiştir. Cenâb-ı Hak (c.c.)’ın vahdaniyetini ve kendi peygamberliğini ilan etmiştir. ’Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Rasûlullâh’ kelime-i tayyibesini ömrünün sonuna kadar tebliğ etmiştir. Cenâb-ı Hak (c.c.) da 23 sene zarfında kullarına ilahî mesajla rızasını kazandırmak ve yakınlığına erdirmek için yollar göstermiştir. Konumuz olan ’vesîle’yi Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklamıştır:
وَابْتَغُوآ إِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ
’…ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesîle arayın…’1
Şöyle ki: Hz. Âdem (a.s.) cennetten çıkarıldıktan sonra 300 sene veya buna yakın bir zaman ağladı, sızladı, affedilmesi için yalvardı.2 Senelerce, asırlarca bu dualarına, yakarışlarına iltifat olunmadı. Daha sonra Hz. Muhammed (s.a.v.)’i vesîle edince Cenâb-ı Hak (c.c.) duasını kabul etti. Cenâb-ı Hak (c.c.), Hz. Âdem (a.s.)’a: ’Sen Muhammed’i nereden biliyorsun ki, bana onunla tevessül ettin?’ dediğinde Hz. Âdem (a.s.) şöyle demiştir: ’Yâ Rabbi! Cennetin her yerinde ’Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Rasûlullâh’ yazılıydı. O zaman anladım ki, senin indinde en sevgili kul Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Onun için onu vesîle ederek dua ettim.’3
Vesîle, peygamberlerle yapılabildiği gibi evliyanın salih amelleriyle de yapılabilir. Bilindiği gibi Buhârî ve Müslim’in tahric ettikleri bir hadiste; eski ümmetlerden üç kişinin yolculuklarında bir mağaraya girdikleri ve bir taşın mağara kapısını kapattığı, o üç kişinin amelleriyle tevessül ettiklerinde mağara kapısının açıldığı belirtilmektedir.4 Görülüyor ki salih ameller de vesîle edilip hacetimiz giderilebilir.
Şimdi de velilerin vesîle yapılmasıyla ilgili örnekler verelim:
Hz. Ömer (r.a.) zamanında bir kıtlık olayı vuku bulmuştu. Yağmur yağmamış, Müslümanlar sıkıntıya düşmüşlerdi. Bu durumda Hz. Ömer (r.a.), Hz. Abbas (r.a.) ile tevessül ederek dua etmiştir:
عَنْ أَنَسٍ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ -رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ- كَانَ إِذَا قَحَطُوا اسْتَسْقٰى بِالْعَبَّاسِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَقَالَ: «اللّٰهُمَّ إِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا فَتَسْق۪ينَا وَإِنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا» قَالَ: «فَيُسْقَوْنَ»
Enes (b. Mâlik) (r.a.)’den rivayet edildiğine göre; muhakkak ki Ömer b. el-Hattâb (r.a.), (yağmursuz kalıp) kıtlığa uğradıkları zaman (Rasûlullah’ın amcası) Abbâs b. Abdilmuttalib’i vesîle edinerek yağmur duası yapar ve (duada): ’Allah’ım! Muhakkak ki biz, Sana (dua ederken, hal-i hayatında) Peygamberimizi vesîle ediniyorduk da (Sen) bize yağmur ihsan ediyordun. Ve muhakkak ki biz, (şimdi) Sana (dua ederken) Peygamberimizin amcasını vesî­le ediniyoruz; bize yağmur ihsan eyle!’ derdi. (Enes): ’(Bu duanın akabinde) kendilerine yağmur ih­san olunurdu.’ dedi.5
عَنْ أَب۪ي أُمَامَةَ بْنِ سَهْلِ بْنِ حُنَيْفٍ، عَنْ عَمِّه۪: أَنَّ أَعْمٰى أَتَى النَّبِيَّ -صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، ادْعُ اللّٰهَ أَنْ يَكْشِفَ ل۪ي عَنْ بَصَر۪ي. قَالَ: «أَوْ أَدَعُكَ؟» قَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّهُ شَقَّ عَلَيَّ ذَهَابُ بَصَر۪ي. قَالَ: «فَانْطَلِقْ فَتَوَضَّأْ ثُمَّ صَلِّ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ قُلِ: اللّٰهُمَّ إِنّ۪ي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيّ۪ي مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ. يَا مُحَمَّدُ إِنّ۪ي أَتَوَجَّهُ بِكَ إِلٰى رَبِّكَ أَنْ يَكْشِفَ ل۪ي عَنْ بَصَر۪ي، شَفِّعْهُ فِيَّ وَشَفِّعْن۪ي ف۪ي نَفْس۪ي» فَرَجَعَ وَقَدْ كُشِفَ لَهُ عَنْ بَصَرِه۪
Ebû Ümâme b. Sehl b. Huneyf’in amcasından rivayet ettiğine göre; muhakkak ki bir âmâ, Nebi (s.a.v.)’e geldi ve: ’Yâ Rasûlallâh! Gözümü açması hususunda benim için Allah’a dua et!’ dedi. (Rasûlullah): ’(Dilersen sana dua ederim.) Ya da seni(n için dua etmeyi) terk edeyim mi?’ buyurdu. (Adam): ’Yâ Rasûlallâh! Gözümün gitmesi (yani kör olmam artık) bana meşakkat verdi.’ dedi. (Bunun üzerine Rasûlullah): ’Öyleyse git, abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl. Sonra: ’Allâhumme innî es’eluke ve eteveccehu ileyke binebiyyî Muhammedin nebiyyi’r-rahmeti. Yâ Muhammedu, innî eteveccehu bike ilê Rabbike en yekşife lî an basarî. Şeffi’hu fiyye ve şeffi’nî fî nefsî/Allah’ım! Muhakkak ki ben, Sen’den istiyorum ve rahmet Peygamberi olan peygamberim Muhammed ile Sana yöneliyorum. Yâ Muhammed! Muhakkak ki ben, benim için gözümü açması hususunda Senin vesilenle Rabbine yöneliyorum. (Allah’ım!) O’nu benim hakkımda şefaatçi kıl ve beni, nefsim hakkında şefaatçi kıl.’ de.’ buyurdu. Bunun üzerine (adam bunları yaptı ve nihayet) kendisi için gözü açılmış bir halde döndü.6
Burada dikkat edilecek bir nokta var: Cenâb-ı Rasûlullah’ın, doğrudan doğruya bu Sahâbî’ye dua etmemesinin ve ona yukarıda geçen yolu talim etmesinin hikmeti odur ki; bir arzu, bir ihtiyaç ve maksatta kişi, Cenâb-ı Hak’tan ihtiyacının kazası için Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’i vesîle ederek dua etsin ve böylece bu yol daima açık kalsın. Zaten insanların ve peygamberlerin ahirette şefaatçisi Hz. Rasûlullah’tır. Bütün insanların felahı, O’nun şefaati ile olacaktır. İşte vesîle, (tevessül, istiğâse) budur.7
Vesîleyi kabul etmeyenlerin dikkat edecekleri husus şudur: Müşriklerin putlara ibadet etmeleri ile Allah’a yaklaşmak istemeleri, Müslümanların tevessülü ile mukayese edilemez. Müşriklerin bu hareketleri, temelde çok farklı ve tamamen ayrı bir şeydir. Onların bu hareketleri tek kelimeyle şirktir. Zira onlar putları şefaatçi bilmekle birlikte ibadete de layık görmektedirler. Putlara secde etmeleri, kurban kesmeleri, putların adını anarak işe başlamaları, bu söylediklerimizi tamamen ispat eder. Hâlbuki ibadetlerin her yönü ile Allah’a yapılması, tevhit akidesinin vecibelerindendir.
Müşriklerin akidelerinin özünü ifade edecek olursak; onların putlara olan inançları, Allah (c.c.)’a olan inançlarından daha kuvvetlidir. Çünkü dede-babalarından süregelen inançları şudur ki, her hayrın ve şerrin faili bu putlardır. İşte bu inançları, Allah (c.c.)’a olan inançlarını gölgeliyor ve ikinci plana düşürüyor. Bu da tabii ki tevhit akidesini zedelemektedir, sonuçta yok etmektedir. Bu hareketleriyle şirk yapmış olmaktadırlar. Fakat İslam’daki tevessül-vesîle-istiğâse-şefaatin mana ve ruhuna tevhit akidesi hâkimdi. Bu manadandır ki, her mümin, kâinatta olup biten hadiselerin; hareket ve sekenatların tek hâlık ve fâilinin Hz. Allah (c.c.) olduğunu kabul eder. Bunun için hiç bir muvahhit, şefaat-istiğâse-tevessül ve vesîleyi müşriklerin yaptığı gibi, çeşit çeşit putlara tapmakla karıştırmaz. Zaten tevhit akidesi bu sahte ilahları, tağutları, putları nefyediyor. Müşrikler ise bütün ihtiyaçlarını bizatihi putlardan istiyorlardı. Onları birinci derecede görüp güçlü bir ilah nazarıyla bakıyorlardı. Mü’minler ise hiç bir zaman ihtiyaçlarını doğrudan doğruya, direkt bir peygamberden, bir evliyadan veya hiç bir yaratıktan istemezler. Bütün ihtiyaç ve umurlarını Cenâb-ı Hak’tan isterler ve yalnızca Cenâb-ı Hakk’a ibadet ederler. Bütün yardımları da Cenâb-ı Haktan bilirler. Dua ederken asla Cenâb-ı Hak’tan başkasına hitap etmezler. Bu ince noktalara çok dikkat etmek lazımdır.
Hazret-i Rasûlullah bir hadis-i şeriflerinde:
لِيَسْأَلْ أَحَدُكُمْ رَبَّهُ حَاجَتَهُ كُلَّهَا حَتّٰى يَسْأَلَ شِسْعَ نَعْلِه۪ إِذَا انْقَطَعَ
’Sizden biri, ihtiyaç(lar)ının tümünü, hatta koptuğu zaman nalininin (parmak giren) kayışını dahi Rabbinden istesin.’8 buyurmuştur. Burada dikkat edilecek ince mana kısaca şudur: Müşrikler ihtiyaçlarını putlardan istiyorlar, Müslümanlar ise Cenâb-ı Hak’tan istiyorlar. Dualarının çabuk kabul edilmesi için de peygamber veya salih kişileri vesîle ediyorlar.
Şeb ile şekeri nasıl ayırıyorsak, müminlerle müşriklerin işlerini de birbirine benzetip karıştırmamak lazımdır. Bütün batıl dinlerde ibadetler vardır fakat Hz. Rasûlullah daima onlara muhalefet etmiştir.
Başka bir örnek: İbn-i Ömer (r.anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bir yolculukta Rasûlullah (s.a.v.) ile beraberdik. Derken bir bedevi yönel(ip gel)di. Kendisine yaklaşınca Rasûlullah (s.a.v.) ona: ’Nereye (gitmek) istiyorsun?’ buyurdu. (Bedevi): ’Ailemin yanına!’ dedi. (Rasûlullah): ’Bir hayır (elde etmek) ister misin?’ buyurdu. (Bedevi): ’O da nedir?’ dedi. (Rasûlullah): ’Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, O’nun tek olduğuna, O’nun hiçbir ortağı olmadığına ve şüphesiz Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmendir.’ buyurdu. (Bedevi): ’Söylediğin şeye kim şahitlik eder?’ dedi. (Rasûlullah): ’Şu (dikenli büyük bir ağaç olan) Seleme (ağacı)!9 Şu ağaca: ’Rasûlullah (s.a.v.) seni çağırıyor!’ de.’ buyurdu.10 Bunun üzerine (adam) o (ağac)a gitti ve: ’Muhakkak ki Rasûlullah (s.a.v.) seni çağırıyor.’ dedi.11 O (ağaç, o sırada) vadinin kenarında bulunuyordu.12 Bunun üzerine ağaç sağına, soluna, önüne ve arkasına doğru eğildi ve kökleri koptu. Sonra yeri yararak, köklerini sürüyerek, toza bulanmış bir halde geldi. Nihayet Rasûlullah (s.a.v.)’in huzurunda durdu ve: ’es-Selâmu aleyke yâ Rasûlallâh!’ dedi.13 (Rasûlullah) ondan üç (defa) şahitlik etmesini iste­di. Bunun üzerine o, (hakikatin Rasûlullah’ın) buyurduğu gibi olduğuna üç (defa) şahitlik etti.14 Bunun üzerine bedevi: ’(Bu kadarı) bana yeter, (bu kadarı) bana kâfi!15 Ona emret de biteğine (bulunduğu yere) dönsün.’ dedi. (Rasûlullah yerine dönmesini emredince ağaç) derhal (yerine) döndü, kökleri (toprağa) sarktı ve düzgün bir şekilde durdu.16 Bunun üzerine Bedevi: ’Bana izin ver de yâ Rasûlallâh, başını, (ellerini) ve ayaklarını öpeyim.’ dedi. (Rasûlullah) ona izin verdi.17 Bunun üzerine adam kalktı, (Rasûlullah)’ın başını, ellerini ve ayaklarını öptü ve Müslüman oldu.18 Ardından: ’Sana secde etmem için bana izin verir misin?’ dedi. (Rasûlullah): ’Bana secde etme! Mahlûkattan hiçbir kimse (diğer) bir kimseye secde edemez.19 Secde ancak Allah’adır.20 Şayet bir kimseye bunu emredecek olsaydım mutlaka kadına, hakkını tazim maksadıyla kocasına secde etmesini emrederdim.’ buyurdu.21
İşte Rasûlullah Efendimiz, bu hali ile de tevhidi açıkça tarif ediyor. Eskiden Araplarda üstün meziyetli insanlara secde etme âdeti vardı. İslam bunu da sildi ve ’bütün mahlûkatın mabudu Allah’tır’ diye bildirdi.
Artık açıkça görülmelidir ki, ayet ve hadislerin ışığında gerek peygamberlerle, velîlerle ve gerekse âmâl-i salihalarla yapılan tevessül, Cenâb-ı Hak’tan ihtiyaçları arz edip dua yoluyla hacetlerimizin kazasını dilemektir. Bu şekildeki hareketler Rasûlullah’ın sünnetlerindendir. Müşriklerin yaptığı şirk nevinden değildir. Bunlara karşı olmak, birtakım kimselerin Müslümanlar arasında ayrılık çıkarması, kalpleri ve akılları çelmesi sonucudur. Bu fikirlerin hocası Vahhâbîlerin başı olan ’İbn-i Abdulvahhâb’ adındaki şahıstır.
İnsanlar arasında yardımlaşma, tavassut etme dinimizin emirlerindendir. Cenâb-ı Hak, bütün işleri sebeplere bağlamaktadır. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:
...وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا
’…ve ona her şeyden (amacına ulaşabileceği) bir sebep (vasıta) verdik.’22
Yeryüzünde insanların bütün işleri birbirine bağlıdır. Bu tür işlerde yardımlaşıp birbirimizin işlerine yardım istememiz şirk mi olur?


(Endnotes)
1 el-Mâide, 5/35.
2 Hasen(-i Basrî) (rh.a.)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: ’Âdem (a.s.), cennetten indirildiği zaman üç yüz sene ağladı. Öyle ki Serendib vadileri onun gözyaşlarıyla aktı.’ (İbn-i Ebi’d-Dünyâ, er-Rikkatu Ve’l-Bükâu, s.217, h.no:310, Dâru’bni Hazm, Beyrut, 1998)
Vehb’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: ’Âdem (a.s.), cennet için üç yüz sene ağladı. Hatayı işledikten sonra başını hiç semaya kaldırmadı.’ (İbn-i Ebi’d-Dünyâ, age., s.218, h.no:314)
3 Bkz., Kâdî İyâz, eş-Şifâ Bi-Ta’rîfi Hukûki’l-Mustafâ, c.1, s.227, Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1984; Hâkim, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, Tevârîhu’l-Mütekaddimîn Mine’l-Enbiyâi Ve’l-Murselîn, c.2, s.672, h.no:4228/238, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2002; Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve Ve Ma’rifetu Ahvâli Sâhibi’ş-Şerîa, c.5, s.488, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1988.
4 Buhârî, Muzâraa’, 13-Ehâdîsu’l-Enbiyâ, 53-Edeb, 5; Müslim, Rikâk, 2.
5 Buhârî, İstiskâ, 3-Fedâilu’s-Sahâbe, 11.
6 Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, Amelu’l-Yevmi Ve’l-Leyleti, Bâb:200, c.9, s.245, h.no:10421, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 2001; Tirmizî, Deavât, 119; İbn-i Mâce, İkâmetu’s-Salavâti Ve’s-Sünnetu Fîhâ, 189.
7 Bkz., en-Nebhânî, Şevâhidu’l-Hak Fi’l-İstiğâseti Bi-Seyyidi’l-Halk –Ve Yelîhi el-Esâlîbu’l-Bedîa’ Fî Fadli’s-Sahâbeti Ve İknâ’i’ş-Şîa’-, s.102, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2007.
8 Tirmizî, Deavât, 133.
9 Dârimî, Mukaddime, 4.
10 Kâdî İyâz, age., c.1, s.420.
11 Bezzâr, Müsned –el-Bahru’z-Zehhâr-, c.10, s.324, h.no:4450, Mektebetu’l-Ulûmi Ve’l-Hikem, Medine, 1988.
12 Dârimî, Mukaddime, 4.
13 Kâdî İyâz, age., c.1, s.420.
14 Dârimî, Mukaddime, 4.
15 Ebu’l-Leys es-Semerkandî, Tenbîhu’l-Ğafilîn, s.406, h.no:810, Mektebetu’l-Îmân, Kahire, 1994.
16 Kâdî İyâz, age., c.1, s.420.
17 Ebu’l-Leys es-Semerkandî, age., s.406, h.no:810.
18 Bezzâr, age., c.10, s.324, h.no:4450.
19 Ebu’l-Leys es-Semerkandî, age., s.406, h.no:810.
20 Ebû Bekr er-Rûyânî, Müsned, c.1, s.77, h.no:37, Müessesetu Kurtuba, 1995.
21 Ebu’l-Leys es-Semerkandî, age., s.406, h.no:810; Tirmizî, Radâ’, 10; İbn-i Mâce, Nikâh, 4.
22 el-Kehf, 18/84.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.