Özlenen Rehber Dergisi

156.Sayı

İmâm Muhammed Zâhid El-kevserî ve 'Fıkhu Ehli'l-ırâk ve Hadîsuhum' İsimli Eseri

Serkan Ünal Özlenen Rehber Dergisi 156. Sayı
İslâm ilim tarihinde kaleme aldığı mukaddimeye mukaddime yazılacak kadar ender rastlanan ilim adamlarından biri de geçtiğimiz asrın ilim otoritelerinden İmâm Muhammed Zâhid el-Kevserî’dir (1952). el-Kevserî (rh.a) kaleme aldığı çeşitli telif, talik tarzındaki yazıları, bazı kıymetli eserlere yazdığı mukaddimelerle ve tenkitçi kişiliği ile ilim dünyasında sesini duyurmuş, yandaşlarının yanında karşıtlarının da ilgi odağı olmuştur. Onun ilgi çeken ve ilim ehli arasında teveccühe mazhar olan çalışmalarından birisi de İmâm ez-Zeyla’î’nin ’Nasbu’r-Râye’si için kaleme aldığı mukaddime yazısıdır. Bu mukaddime daha sonra ’Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum’ adıyla birkaç defa müstakil olarak basılmış, dilimize de ’Hanefî Fıkhının Esasları’ adıyla çevirisi gerçekleşmiştir. Bu kitabın muhtevasının incelenmesine geçmeden önce müellifinin kısa biyografisinin sunulmasının yerinde olacağı kanaatindeyiz.

I- MUHAMMED ZÂHİD EL-KEVSERÎ
Muhammed Zâhid b. Hasan Hilmî el-Kevserî. 1879 yılında Düzce’nin Hacıhasan köyünde dünyaya geldi. Temel İslâmî ilimleri Düzce’de tahsil etti. 1893 senesinde İstanbul’a giderek burada Kazasker Hasan Efendi’nin inşa ettiği Dâru’l-Hadîs medresesine yerleşti. Buradaki eğitiminin yanında bir yandan da Fatih camiinde bazı âlimlerden ilim tahsilinde bulundu. Özellikle de Eğinli İbrahim Hakkı Efendi ve Alasonyalı Alî Zeynelâbidîn Efendi bunlar arasında el-Kevserî üzerinde yoğun etkisi olan şahsiyetlerdir. 1913 yılında açılan ’ruûs’ imtihanını kazandı. Daha sonra Kastamonu’da açılan yeni bir medresede üç yıl kadar vazife ifa etti. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Dâru’ş-Şafaka’da bir ay süresince müderrislik yaptı ve ardından Medresetu’l-Mutehassısîn’de yine müderrislik görevine getirildi. 1919 yılında şeyhülislam vekilliği makamına tayin edildi. 1922 yılında hakkında çıkarılan tutuklanma kararını öğrenmesini müteakiben Mısır’a hicret etti. Mısır’ın İskenderiye şehrinde kısa bir süre kaldıktan sonra Şâm’a geçti. Burada bazı ilmi çalışmalarda bulunarak tekrar Mısır’a, Kâhire’ye hareket etti. 1952 yılında vefat edinceye kadar da burada kaldı.
el-Kevserî’nin bir çok telif, talik, mukaddime çalışması olmuştur. Bunların en meşhurları arasında şunları sayabiliriz: Makâlâtu’l-Kevserî (yazdığı makalelerin vefatından sonra bir araya getirildiği bir eserdir), Te’nîbu’l-Hatîb, en-Nuketu’t-Tarîfe, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum vd.

II- FIKHU EHLİ’L-IRÂK VE HADÎSUHUM
Bilindiği üzere Irak toprakları –özellikle de Kûfe- Hanefî fıkıh ekolünün anavatanı sayılmış, bu nedenle de fıkıhta –veya hadiste- Irâk ehli, Kûfe ehli denildiğinde –burada başka medreselerin/ekollerin de bulunmasına rağmen- Hanefîler akla gelmiştir. Irak ehlinin fıkhî öğretileri İslâm âleminin büyük bir bölümünde benimsenmesine karşın bazı kesimler tarafından fıkıh ve hadis ilmi açısından çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. İmâm el-Kevserî de ez-Zeylaî’nin Nasbu’r-Râye isimli tahric çalışmasına mukaddime olarak hazırladığı bu eserinde Hanefîlerin bu iki ilimdeki karakteristik özelliklerine dikkat çekmek suretiyle muhaliflerin iddialarına bir nevi karşılık vermektedir.

A- MUHTEVA TANITIMI
Eserde giriş kısmından sonra başlıca yedi konu ele alınmıştır: Rey ve ictihad, istihsân, haberlerin kabul şartları, Kûfe’nin ictihad ilimlerindeki konumu, Ebû Hanîfe’nin (r.a) fıkıh öğretimindeki metodu, Hanefî mezhebine mensup büyük muhaddisler, cerh-ta’dil kitaplarına dair birkaç söz.

Giriş
Müellif eserine Nasbu’r-Râye’nin hüküm hadislerinin incelenip kritiğinin yapılması konusunda eşsizliğine vurgu yaparak başlar. Kitabın müellifinin ilmî çalışmalardaki hassasiyeti, üstün gayreti, titizliği ve ilmî müktesebatının genişliğine dikkatleri çeker. Ona göre Nasbu’r-Râye’yi tahric kitapları arasında yüksek bir mevkiye çıkaran en temel iki özellik müellifinin samimiyeti/ihlâsı ve derin araştırması olmuştur. Yine onda bulunan objektiflik/insâf da her âlimde bulunmayan bir niteliktir. Zira birçok âlim araştırmasının eksikliği ve kendisindeki taassup nedeniyle aslında çok kuvvetli bir delili hiçbir hüccet değeri olmayacak şekilde sunabilmektedir. Ona göre delilleri incelemede bir âlimin basiretini perdeleyecek en tehlikeli şey mezhep taassubudur ve bu taassup zayıfa güçlü; güçlüye de zayıf görünümünü vermektedir. İşte ez-Zeylaî’nin bu menfi niteliklerden uzak olması ve sayılan olumlu vasıflarla muttasıf olması eserinin ondan sonra tahric alanında telif çalışması yapan ez-Zerkeşî, İbn Mulakkın ve İbn Hacer gibi diğer âlimlerin vazgeçilmezi haline gelmesine vesile olmuştur.
Müellife göre ez-Zeylaî’nin bu çalışması, içerisinde birçok ekolün istifade edeceği bilgileri barındıracak bir zenginliğe sahiptir. Zira Hanefî mezhebine mensup bir âlim Hanefî imamlarının, hüküm hadislerinden delil olarak kullandıklarının özünü bulur. Mâlikî mezhebine mensup bir âlim, İbn Abdilberr’in et-Temhîd ve el-İstizkâr isimli eserlerinde tahric ettiği rivâyetlerden seçilmiş nakilleri, Abdulhakk’ın eserlerinde hüküm hadisleri hakkında sunduğu tafsilatın hülasasını bulur. Yine Şâfiî mezhebine mensup bir âlim de el-Beyhakî’nin çeşitli eserlerinde tahricini yaptığı rivâyetlerin, en-Nevevî’nin zikrettiği bazı tahriclerin elekten geçirilmiş haliyle karşılaşır. Hanbelî mezhebine mensup bir âlim ise İbn el-Cevzî’nin et-Tahkîk, İbn Abdilhâdî’nin Tenkîhu’t-Tahkîk isimli eserleri hakkındaki eleştirilerin sebeplerini ve çeşitlerini görür. Ayrıca araştırmacılar o kitapta sahihler, sünenler, müsnedler vb. dışında İbn Ebî Şeybe ve Abdurrezzâk’ın Musannef’lerinde delil olarak getirilen hadisler hakkında da değerlendirmeler bulabilirler. ez-Zeyla’î mezkur eserinde hemen hemen her hadis hakkında her araştırmacının ulaşamayacağı etraflıca bilgiler sunmuştur.
Müellif daha sonra sözü ez-Zeylaî’nin, bütün mezheplerce kabul edilen ve güvenilen büyük Hanefî âlimlerinden yalnızca bir tanesi olduğuna dikkat çekerek bu kitaba göz gezdirenlerin, onu okuyanların, Hanefîlerin hadislere ve eserlere her konuda ne denli bağlı olduklarını anlayacağını ifade etmek suretiyle Hanefîlerin hadis kanadıyla ilgili maruz kaldıkları eleştiri ve ithamlara da cevap vermektedir. Kendisi de çalışmasının muhtevasının bu eleştirilere cevap mahiyetinde olduğunu zikretmektedir.
1- Rey ve ictihâd
Müellif bu bölümde rey hakkında onu yeren ve öven rivâyetlerin bulunduğunu, yerilen reyin hevadan kaynaklananın; övülen reyin ise yeni gelişen bir olayda kitap ve sünnet esas alınıp, nassa dayanarak sahabe, tâbiîn ve etbâu’t-tâbiînin fakihlerinin yöntemleri üzere hüküm çıkarımında bulunmak olduğunu ifade eder. Sahabe, tâbiîn ve etbâu’t-tâbiînin fakihlerinin zikredilen mana üzere reyi benimseyen bir tavır sergilediklerini; yani yeni bir olay karşısında nassa dayanarak hüküm istinbâtında bulunduklarını belirtir.
Daha sonra da Ebû Bekr er-Râzî’nin, yeni cereyan eden hadiseler hakkında kıyâsı ve ictihâdı nefyeden/yok sayan, kıyâsı benimsemelerinden ötürü sahâbeyi ilk eleştiren kişinin İbrâhim en-Nazzâm olduğunu ifade eden sözlerini aktarır ve şu manada ifadelere yer verir: en-Nazzâm’ın bu görüşlerine daha sonra Bağdât’lı kelamcılardan bir grup katılmış; ancak onun sahâbeye dil uzattığı gibi bir tutum içerisine girmemişlerdir. Onların akabinde Dâvûd b. Alî isimli bir şahsın geldiğini ve kıyâsı savunanlar ve karşı çıkanların sözlerinin künhüne vakıf olmadığı halde iki grubun da fikirlerinden bir kısmını alarak kıyâsın iptalinde kendisine delil olarak kullanmıştır. Müellif ardından Ebû Bekr er-Râzî’nin kıyâsın delilliğini isbat için konuyu çok detaylı bir şekilde ele aldığını ve bu hususta karşıt görüş için hiçbir açık kapı bırakmadığına işaret eder.
İşte bu anlamda her fakihin rey ile vasıflanacağını belirterek reyi fıkıhla eşanlamlı olarak kullanan ve eserlerinin bazı yerlerinde ehl-i fıkıhtan ehl-i rey olarak bahseden bazı âlimlerden nakillerde bulunur. Bütün bunlardan dolayı geride zikrettiği hevaya dayalı/keyfî/indî anlayışı fakihlerin fıkhıyla eşdeğer saymanın hevaya dayalı bir hüküm olduğuna dikkat çeker. İster Medîne’de olsun, isterse Irâk’ta olsun fıkhın olduğu her yerde reyin de olacağını dile getirerek fıkıh-rey içiçeliğini vurgular. Irak ehlinin yani Hanefîlerin rey ile özdeşleşmelerini de istinbât konusunda çok ileri derecede olduklarından kaynaklandığına bağlar ve fıkıhçıların yalnızca ictihâdın şartlarında görüş ayrılığında olduklarını; yoksa hepsinin kitap, sünnet, icmâ ve kıyâsı delil olarak almada ittifak ettiklerini belirtir.
el-Kevserî bu bölümde hadisçilerin iftâya karşı olması gereken tutumlarına da değinir ve onların nakilciler yani bir nevi eczacılar mesabesinde olduklarını ifade eder. Bu nedenle onların iftâya yeltenmelerinin kendilerinin sıkıntılı durumlara düşmelerine sebep olabileceğini söyler.
Ardından Süleymân b. Abdilkavî et-Tûfî’den ehl-i reyin Irak ehli hakkında bir lakap olarak kullanılmasının Mihne hâdisesinden sonra başladığını belirten ifadelerini ve onun reyi savunan sözlerini nakleder.
Sonra da İbn Hazm’a itiraz eder ve onun kıyâsın nefyi hakkında Nuaym b. Hammâd hadisiyle ihticâc etmesini eleştirir, kısaca senet kritiği yaparak râvîlerinin durumları hakkında çeşitli bilgiler verir.
Sonrasında ise İbrâhîm en-Nehaî’ye âit ’Ehl-i rey sünnetlerin düşmanlarıdır’ sözünün fer’î meselelerde hüküm verirken gösterilen ictihâd değil de itikad hakkında tevarüs yoluyla elde edilen sünnete aykırı rey sahiplerinin olduğunu ve bunların da Hâricîler, Kaderîler ve Müşebbihe gibi bid’at fırkalarının olduğunu vurgular.
Müellif bu bölümün sonunda ise okuyucuyu kıyâsı inkar edenlere tafsilatlı cevap olarak Ebû Bekr er-Râzî’nin Fusûl’üne ve el-Hatîb el-Bağdâdî’nin el-Fakih ve’l-Mutefakkih adlı eserlerine yönlendirir.
2- İstihsân
Müellif bu bölümde Hanefîlerin kendisiyle hüküm verdikleri metotlardan biri olan ’İstihsân’ı ilimde yol katetmemiş kişilerin bunu lugavî anlamıyla ele aldıklarını, dolayısıyla Hanefîlerin ’hoşlarına giden şekilde, keyfî bir tutum içerisinde’ hüküm verdiklerini zannettiklerini ve aslında ’kıyâs’ı kabul edenlerden hiç kimsenin Hanefîlerin kastettiği anlamda istihsandan müstağnî olmadığını vurgular. Daha sonra da bu konuda zikre şayan bulduğu Ebû Bekr er-Râzî’nin el-Fusûl isimli eserinde konuyla ilgili olarak zikrettiklerini aktarır.
3- Haberlerin kabul şartları
el-Kevserî bu bölüme Hanefîlerin mürsel hadisi, irsâl yapan râvinin sika olduğu sürece kabul ettiklerini zikrederek giriş yapar ve böyle bir rivâyetin onlara göre müsned bir rivâyet gibi olduğuna, hicri ikinci yüz yılın başına kadar sahabe, tâbiîn ve etbâu’t-tâbiîn’den ümmetin fakihlerinin çoğunluğunun bunu benimsediklerine değinir. Ayrıca Mürsel hadisi kabul etmemenin sünnetin yarısını terk etmek anlamına geleceğine dikkatleri çeker.
Ebû Dâvûd’un Mekke ehline yazdığı risâlesinde ’eş-Şâfiî gelinceye kadar Süfyân es-Sevrî, Mâlik b. Enes ve el-Evzâî gibi önceki âlimlerin mürsel hadisi delil olarak kullandıklarını beyan eden ifadesini nakleder ve eş-Şâfiî’nin Mürsel hadisi reddettikten sonraki sözlerinde uyuşmazlık ortaya çıktığını, bazı kereler İbn el-Müseyyeb’in mürselleri dışında mutlak olarak mürseli reddederken; bazı kereler ise bizzat kendisinin bazı meselelerde İbn el-Müseyyeb’in mürsellerini reddettiğini ifade eder. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı da ondan sonra gelen âlimlerden el-Beyhakî gibi Şâfiî mezhebine mensup âlimlerin eserlerinde bu uyuşmazlıktan kurtulmak için zorlandıklarını belirtir. Ayrıca bizzat eş-Şâfiî’nin kendi Müsned’inde önceki âlimlerin ıstılahına göre genel anlamda (yani munkatı anlamında) birçok mürsel hadis bulunduğunu söyler.
Müellif, Hanefîlere göre müsned olsun, mürsel olsun hadisin kabul şartlarından birinin de haberin onlar katında bir arada bulunan asıllar karşısında şaz durumuna düşmemesi olduğunu zikreder. Zira o, fakihler kitap, sünnet, sahabe fetvalarından nasların kaynaklarını incelemede büyük bir titizlik göstermişler, hakkında nass bulunan, kabul edilerek benimsenmiş örnekleri kendisinden fer’î meseleler ortaya çıkan bir asla ve altında bu örneklerin toplandığı bir kâideye vurmuşlardır. Onlar diğer örneklerde de böyle yapmışlardır. Tam bir inceleme ve tümevarım yöntemini kullanmışlar, böylelikle ellerinde haber-i vâhidleri kıyaslayacakları ’asıllar’ oluşmuştur. Şayet bu haberler bu asıllar karşısında şâz konumuna düşerse onları sabit olma bakımından daha güçlü olana muhalif saymışlardır. Müellif, et-Tahâvî’nin eserlerinde bu kurala riâyet ettiğini, tecrübesi olmayan kimselerin onun bu tutumunun kıyâs kaynaklı bir tercih olduğunu zannettiklerini ifade eder.
Müellif, hadislerin illetlerinin anlaşılmasında Hanefîlerin, râvîlerin büyüklerinin bile kavrayamayacakları ince anlayışlarının olduğunu ifade eder.
Onlar katında tevarüs edilen amelin de birçok rivâyetin sıhhatinin sınanmasında bir değerinin bulunduğunu, bu durumun sadece Medîne ehlinin ameline özgü olmadığını, bilakis sahâbîlerin yerleştiği bütün şehirlerin de aynı duruma dâhil olacağını söyler.
Yine Ebû Hanîfe (r.a) nezdinde kabul görmüş kaidelerden birinin de hadîsin tahammül anından edâ anına kadar râvînin ezberinde bulunması ve râvî rivâyetini hatırlayamadığı zaman yazıya güvenilmemesi olduğunu nakleder.
Ayrıca Ebû Hanîfe (r.a) katında mana ile rivâyetin yalnızca fakihlere has kılınmasının zorunlu olduğunu belirtir.
Hanefîler katında delillerin sübut ve delâlet açısından da derecelerinin gözetilmesinin gerekliliğinden bahseder, kat’î olanın sübut ve delâlet bakımından bir mertebesinin olduğunu, aynı şekilde zannî olanın da kendi derecesinde bir hükmünün bulunduğunu söyler.
4- Kûfe’nin ictihâdî ilimlerdeki konumu
Müellif bu bölümde Kûfe’nin hicrî 17. yılda Hz. Ömer’in (r.a) emriyle kurulduğunu, çevresine fasih Arapça konuşan Arapların yerleştirildiğini, Abdullâh b. Mes’ûd’u (r.a) da ora halkına Kur’ân-ı Kerîm ve fıkıh bilgilerini öğretmeleri için gönderdiğini zikreder. Akabinde ise onun ilminin yüksekliğinden ve bu hususta sahâbe arasındaki yüksek konumuna değinip, bu konuda vârid olan haberleri nakleder. Daha sonra da İbn Mes’ûd’un (r.a), Hz. Osmân’ın (r.a) hilâfetinin sonuna kadar Kûfe’de çok büyük bir gayretle fıkıh öğretimi ile iştigal ettiğine, Kûfe’nin kâri’lerle, muhaddis fıkıhçılarla dolduğuna ve bazı ilim ehlinin bunların sayılarının dört bine ulaştığını zikrettiklerine dikkat çeker. Yine Kûfe’de onunla birlikte sahâbeden Sa’d b. Ebî Vakkâs, Huzeyfe, Ammâr, Selmân, Ebû Mûsâ (r.anhum) gibi seçkin sahabîlerin de bulunduğunu belirtir. Hatta Hz. Ali’nin (r.a) Kûfe’ye girdiğinde fakihlerinin çok olmasından dolayı sevindiğini ifade eder.
Müellife göre Hz. Ali’nin (r.a) de ilim öğretme konusunda Abdullah b. Mes’ûd’dan (r.a) geri kalır bir yanı yoktur. O da Kûfe’de tedriste bulunmuş, derken Kûfe, fıkıhçılarının, hadisçilerinin, Kur’ân ilimleriyle ilgilenenlerin, Arap dili ile meşgul olanların sayısı bakımından İslâm şehirlerinin içinde eşsiz bir seviyeye çıkmıştır.
el-Kevserî Kûfe’de bulunan sahâbî sayısı açısından da; Muhammed b. Rabî’ el-Cîzî ve es-Suyûtî’nin Mısır’a yerleşen sahâbîlerin sayısını üç yüze bile zor ulaştırdıklarını; buna karşın el-İclî’nin Kûfe’ye bin beş yüz kadar sahâbînin yerleştiğini, bunların arasında yetmişinin Bedir Savaşı’na katıldığını, Kûfe’de ilim öğretmek için bir süre kalıp daha sonra başka şehirlere intikal eden sahâbîlerin de bu sayının dışında olduğunu zikrettiğini belirtir.
Daha sonra da Hz. Ali (r.a) ve Abdullâh b. Mes’ûd’un (r.a) ashabından Kûfe’de bulunan bazı isimleri zikreder ve onlar hakkında kısa bilgiler verir. O isimler şunlardır: Abîde b. Kays es-Selmânî (72.); Amr b. Meymûn el-Evdî (74), Zirr b. Hubeyş (84), Ebû Abdirrahmân Abdullâh b. Habîb es-Sulemî (72), Suveyd b. Ğafele el-Mezhicî (82), Alkame b. Kays en-Nehaî (62) Mesrûk b. El-Ecda’ (63), el-Esved b. Yezîd b. Kays en-Nehaî (74), Şureyh b. el-Hâris el-Kindî (70), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (83), Amr b. Şurahbîl el-Hemdânî, Murra b. Şerâhîl, Zeyd b. Savhân, el-Hâris b. Kays el-Cu’fî, Abdurrahmân b. el-Esved en-Nehaî, Abdullâh b. Utbe b. Mes’ûd, Hayseme b. Abdirrahmân, Seleme b. Suheyb, Mâlik b. Âmir, Abdullâh b. Sehbera, Hilâs b. Amr, Ebû Vâil Şakîk b. Seleme, Ubeyd b. Nadle, er-Rabî b. Haysem, Utbe b. Ferkad, Vasıle b. Zufer, Hemmâm b. el-Hâris, el-Hâris b. Suveyd, Zâzân Ebû Amr el-Kindî, Zeyd b. Vehb, Ziyâd b. Cerîr, Kurdûs b. Hâni’, Yezîd b. Muâviye ve diğerleri.
Bu isimlerin çoğu Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Âişe (r.anhâ) ile karşılaşmışlar ve onlardan hadîs ilmi hususunda istifade etmişlerdir. Ayrıca bunlar Kûfe’de sahâbenin bulundukları ortamlarda fetva veren isimlerdir.
Müellif daha sonra Hz. Alî (r.a) ve İbn Mes’ûd’u (r.a) görmeyen bir tabakanın geldiğini, onların ashâbının elinde yetiştiklerini, diğer şehirlerin ilimlerini, kendi ilimlerine kattıklarını belirtir. Ayrıca Kûfe ulemasını diğer şehirlerdeki âlimlerle kıyaslayıp, Kûfe âlimlerinin dindarlık, ahlak, fıkıh, Kur’ân, sünnet bilgisi ve Arapça açısından diğerlerine göre daha farklı olduğunu hatırlatıp, Kûfe’nin baştan beri zikrettiği sebeplerden dolayı asırlarca geçilemeyecek bir ilim merkezi olduğunu ifade eder ve akabinde Kûfe’de yaşamış bazı büyük bilginlerle ilgili anekdotlar zikrederek konu hakkında somut örnekler getirir.
5- Ebû Hanîfe’nin (r.a) fıkıh öğretimindeki metodu
İmâm Ebû Hanife (r.a) ile ilgili çok kısa bazı bilgiler aktaran müellif daha sonra onun mezhebinin en bariz karakteristik özelliğinin bir ’şûra mezhebi’ olduğunun altını çizer. Diğer mezheplerin aksine onun mezhebini sahâbeye varıncaya kadar her bir grubun başka bir gruptan öğrendiğini, Ebû Hanife’nin (r.a) mezhebini tedvin edenlerin sayısının kırk kadar kişi olduğu hakkındaki rivâyeti zikreder ve şunları ifade eder: Onun arkadaşları bir konu hakkında görüş ayrılığına düştüklerinde herkes kendince bir cevap getirir, ardından bunu ona sunarlar ve o da meseleye dair cevabını getirirdi. Bazen bir meselenin üzerinde bir ay kadar durup öyle kayda geçirdikleri olurdu. Bir meselenin tahkikinde talebelerinden biri orada bulunmasa o meseleyi kayda geçirmek için onun gelip görüşünü beyan etmesini beklerdi. Ebû Hanîfe (r.a) karşısındakini ortaya koymuş olduğu görüşü kabul etmeye zorlamaz, bilakis herkesin kendi görüşünü açıklamasını isterdi. Delili açık olanı alırlar, delil olma niteliğini taşımayanı ise terk ederlerdi.
6- Hanefî mezhebine mensup büyük muhaddisler
Bu bölümde müellif, Hanefîler hakkında onların hadis ilmine ehemmiyet vermedikleri veya hadise muhalefet ettikleri tezine Hanefî mezhebine mensup meşhur hadis hafızlarından ve hadis âlimlerinden sayıları 110’a varan bir liste çıkarır ve bunlar hakkında gayet kısa ve temel bilgiler sunar. Onların hadis ve diğer ilimler ile ilgili önemli eserlerinin adlarını zikreder. Kitapta bazı talikleri bulunan el-Bennûrî de bu isimlere kırk kadar daha isim eklemiş ve bunları bir tekmile olarak el-Kevserî’nin sıraladığı isimlerin akabinde müstakil bir kısımda zikretmiştir. Biz burada el-Kevserî’nin sıraladığı tercemelerin sahiplerinin yalnızca isimlerini zikredeceğiz: Zufer b. Huzeyl el-Basrî, İbrâhîm b. Tahmân el-Herevî, el-Leys b. Sa’d, el-Kâsım b. Ma’n el-Mes’ûdî, Abdullâh b. El-Mübârek, Ebû Yûsuf Ya’kûb b. İbrâhîm, Yahyâ b. Zekeriyyâ b. Zâide, Muhammed b. El-Hasen eş-Şeybânî, Hafs b. Ğiyâs, Vekî’ b. el-Cerrâh, Yahyâ b. Saîd el-Kattân el-Basrî, el-Hasen b. Ziyâd el-Lu’luî, Muallâ b. Mansûr er-Râzî, Abdullâh b. Dâvûd el-Huraybî, Ebû Abdirrahmân Abdullâh b. Yezîd el-Kûfî, Esed b. el-Furât el-Kayravânî, Mekkî b. İbrâhîm el-Hanzalî, Îsâ b. Ebân el-Basrî, Hişâm b. Ubeydillâh er-Râzî, Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm, Alî b. el-Ca’d, Yahyâ b. Maîn, Muhammed b. Semâa et-Temîmî, İbrâhîm b. Yûsuf el-Belhî, İshâk b. el-Buhlûl et-Tenûhî, Abdullâh b. Surayc b. Hacer el-Buhârî, Muhammed b. Şucâ’ es-Selcî, Ahmed b. Muhammed b. Îsâ el-Birtî, Ca’fer b. Muhammed et-Tayâlisî, Muhammed b. en-Nadr b. Seleme b. el-Cârûd en-Neysâbûrî, İbrâhîm b. Ma’kıl en-Nesefî, Ebû Ya’lâ Ahmed b. Alî b. el-Musennâ el-Mavsılî, Ebû Bişr ed-Dûlâbî, Ebû Ca’fer Ahmed b. Muhammed et-Tahâvî, Abdullah b. Muhammed b. Ebi’l-Avvâm, Abdullâh b. Muhammed el-Hârisî, Alî b. Muhammed et-Tenûhî, Abdu’l-Bâkî b. Kâni’, Ebû Bekr Ahmed b. Alî er-Râzî el-Cassâs, Muhammed b. el-Muzaffer b. Mûsâ el-Bağdâdî, Ebû Nasr Ahmed b. Muhammed el-Kelâbâzî, Ahmed b. el-Huseyn el-Mervezî, Talha b. Muhammed b. Ca’fer el-Bağdâdî, Ebu’l-Fadl es-Suleymânî, Ğuncâr Muhammed b. Ahmed b. Alî el-Bîkendî, Ca’fer b. Muhammed el-Mustağfirî, Ebû Sa’d es-Semmân, Ömer b. Ahmed en-Neysâbûrî, Ubeydullâh b. Abdillâh en-Neysâbûrî, el-Hasen b. Muhammed b. Ahmed es-Semerkandî, Nasr b. Ahmed b. İbrâhîm, İshâk b. Muhammed b. İbrâhîm et-Tenûhî, el-Huseyn b. Muhammed b. Husrav el-Belhî, Ömer b. Bedr b. Saîd el-Mavsılî, el-Hasen b. Muhammed es-Sağânî, Abdu’l-Hâlık b. Esed ed-Dimeşkî, Zeyd b. el-Hasen el-Kindî, el-Hasen b. el-Mubârak ez-Zebîdî, el-Huseyn b. el-Mubârak ez-Zebîdî, Ahmed b. Muhammed ez-Zâhirî, Alî b. Zekeriyyâ b. Mes’ûd el-Ensârî, Ebu’l-Alâ Mahmûd el-Buhârî, eş-Şems es-Serûcî, Alî b. Belbân el-Fârisî, Muhammed b. İbrâhîm b. Ğanâim, Abdulkerîm b. Abdunnûr el-Halebî, Muhammed b. İbrâhîm el-Vânî, Muhammed b. Alî b. Eybek, Alî b. Osmân el-Mârdînî, Abdullâh b. Muhammed b. İbrâhîm, Abdullâh b. Yûsuf ez-Zeylaî, Alâuddîn Moğoltây, Muhammed b. Abdillâh eş-Şiblî, İsmâîl el-Belbîsî, Yûsuf b. Mûsâ el-Malatî, Muhammed b. Abdillâh ed-Deyrî, Ahmed b. Osmân b. Muhammed el-Kelvetânî, Abdurrahîm b. Muhammed b. el-Furât, Bedruddîn el-Aynî, Sa’duddîn b. eş-Şems ed-Deyrî, Ahmed b. Muhammed eş-Şumunnî, Kâsım b. Kutlûbuğâ, İbn Melek, Muhammed b. Abdillatîf, Ebu’l-Abbâs ez-Zebîdî, İbn Tulûn ed-Dimeşkî, Alî el-Muttakî el-Hindî, Muhammed b. Tâhir el-Fettenî, Alî el-Kârî, Ahmed b. Muhammed eş-Şelebî, Abdulhak ed-Dihlevî, Eyyûb el-Halvetî, Hasen el-Uceymî, İbn Abdilhâdî es-Sindî, Abdulğanî en-Nâblusî, Muhammed b. Ahmed Akîle el-Mekkî, Abdullâh b. Muhammed el-Amâsî, İbn Himmât ed-Dimeşkî, el-Murtedâ ez-Zebîdî, Muhammed Hibetullâh el-Ba’lî, İbn Âbidîn, Muhammed Âbid es-Sindî, Abdulğanî el-Muceddidî, Muhammed Abdulhayy el-Leknevî, Muhammed Hasen es-Senbehlî, Ahmed Ziyâuddîn el-Gümüşhânevî.
7- Cerh-tadil kitapları hakkında birkaç söz
Müellif bu bölümde bazı cerh ta’dîl âlimlerinin eserlerindeki ilmî nesnelliğe aykırı tavır ve tutumlarını eleştirmiş ve bunun da genel olarak mezhep taassubundan kaynaklandığına ve bu taassubun onları Hanefî imamları hakkında olumsuz ifadeler kullanmalarına sebep olduğuna işaret ederek, bu şekilde hakkında selbî kanaat taşıdığı –cerh-ta’dil özelinde- bazı âlimlerin isimlerini zikretmiştir.

B- KİTABIN BASKILARI
Geride de geçtiği üzere kitap ilk olarak ez-Zeylaî’ye ait Nasbu’r-Râye isimli eserin mukaddimesi olarak basılmış ve Nasbu’r-Râye basımından kısa zaman içerisinde tükendiğinden bu esere de ulaşmak zor hale gelmişti. Müellifin öğrencilerinden olan Allâme Abdulfettah Ebû Ğudde (rh.a) ilim ehlinin yoğun ısrarı üzerine müellifin nüshasını esas alıp dipnotlandırarak yeniden yayına hazırlamıştır. el-Mektebetu’l-Ezheriyye li’t-Turâs da Ebû Ğudde’nin bu çalışmasını yayınlamıştır.
Esere talik düşenlerden bir diğer isim de Mısırlı usûl âlimlerinden Prof. Dr. Muhammed Sâlim Ebû Âsî’dir. Ebû Âsî, Ebû Ğudde’nin daha önceki çalışmasına atıfta bulunur, onun dipnotlarında hadisçi kimliğinin öne çıktığını, eserin fıkıh usûlü konularını da ihtiva etmesi bakımından -kendisinin de bir usûlcü olarak- dipnotlarında usûl-i fıkıh ile ilgili konularda bazı dipnotlar düştüğünü belirtir. Ebû Âsî’nin bu çalışması da Kâhire’de Dâru’l-Basâir tarafından neşredilmiştir.
Ayrıca eser müellifin kıymetli eserlere yazdığı mukaddimelerini bir araya getiren Mukaddimâtu’l-Kevserî isimli çalışmanın içerisinde de yayınlanmıştır.
Eser Prof. Dr. Abdulkadir Şener ve Prof. Dr. M. Cemal Sofuoğlu tarafından ’Hanefî Fıkhının Esasları’ ismiyle dilimize kazandırılmış, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından da neşredilmiştir.

III- SONUÇ
el-Kevserî’nin, mukaddime olarak kaleme aldığı bu eserinde mukaddimesi yapılan kitabın niteliklerine nispetle diğer konulara oldukça daha fazla yer ayırması ve bu konuları Nasbu’r-Râye’ye mukaddime olarak sunmasının ilmî bir maksatla olduğu gayet açıktır. Bu da ilmiyyeye mensup birtakım kimselerin Hanefîler hakkında ’yumuşak karın’ olarak göstermeye çalıştıkları hususların –ki bunlar özellikle, fıkıhta re’y ve istihsân mevzuları, hadiste ise onların sünnete yeterince önem vermedikleri, reyi haberin önüne geçirdikleri ve sünnete muhalefet ettikleri iddialarıdır- ele alınıp, örneklendirilerek cevaplandırılmasıdır. Eser küçük hacmine rağmen temel birçok önemli konuyu ele almış, ilmî doluluğuna rağmen üzülerek söylemek gerekir ki hak ettiği değerde ve kalitede basılmamıştır.
Kitabın, –diğer talik çalışmaları da çok kıymetli olmalarıyla birlikte- yine el-Kevserî’nin turâsına hâkim, ilmî liyâkati yüksek kişiler tarafından önceki taliklerin kıymeti de göz önünde tutularak çağdaş ilmî kriterlere göre yeniden notlandırılıp yayınlanması ve aynı menhec üzere tercüme edilip ilim dünyasının hizmetine sunulması bir ihtiyaç olarak kendisini ortaya koymaktadır.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

1 kişi yorum yazdı.