Özlenen Rehber Dergisi

35.Sayı

Veda Hutbesi ve Nebevî Mesajlar

Mustafa ULUM Özlenen Rehber Dergisi 35. Sayı
Peygamberimiz (s.a.s)’in hicrî onuncu yılda Veda Haccı’nda yüz yirmi bini bulan sahabeye hitaben irad ettiği hitabeye “Veda Hutbesi” adı verilir. Veda hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de gerçekte bu hutbe, Arafat’ta, Mina’da ve bir gün sonra yine Mina’da olmak üzere arefe günü ile bayramın birinci ve ikinci günlerinde parça parça irad edilmiştir. Hutbe değişik yer ve zamanda irad buyrulduğu için, birçok kişi tarafında birbirinden farklı şekillerde rivayet edilmiş olup daha sonraki yıllarda bu üç yer ve zamanda buyrulan bu hutbeler tek bir hutbe olarak bir araya getirilmiştir.
Günümüz âlimleri Veda Hutbesi’ni İslâm’ın “insan hakları” veya “kadın hakları” beyannamesi olarak değerlendirir. Gerçekten de insanların mal, can, ırz dokunulmazlığının teyidi bu evrensel hutbe ile tarihte ilk defa cereyan eden bir hâdisedir. 20. asırda Birleşmiş Milletlerce benimsenen “İnsan Hakları Beyannamesi” ise hep kâğıt üzerinde kalmış ve uygulanmamıştır. İnsanlık, Müslümanların hâkim olduğu en güçlü devirlerinde bile, dili, dini, rengi ne olursa olsun, İslâm topraklarında kanından, malından, ırzından emin olmuş, hürriyet içinde yaşamıştır. Avrupalıların hâkimiyet kurdukları yerlerde ise öldürüle öldürüle nesli tüketilen milletlerin, yeryüzünde silinen medeniyetlerin sayısı bir hayli çoktur.
Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz Veda Hutbesi’ni tebliğ ettiği bu ilk ve son haccında, haccın bütün erkânını bizzat kendisi yaparak Müslümanlara öğretmiş, İslâm’ın hac konusundaki emirleri de böylece tamamlanmıştır. İslâm’ın ikmal olduğunu bildiren bazı âyetler de Veda Haccı’nda nazil olmuştur.
Cahiliye döneminde dışarıdan gelen hacılar Arafat’ta vakfeye dururken, Kureyş eşrafı diğer insanlardan Müzdelife’de vakfe dururlardı. Rasûlullah (s.a.s) cahiliye döneminin bu sınıf üstünlüğüne dayalı âdetini ortadan kaldırdı ve bütün hacılar gibi Arafat’ta vakfeye durdu. Peygamberimiz (s.a.s)’e orada bu dinin ikmal olduğu şu âyet-i kerime ile müjdelendi:
“Ey Mü’minler, şu küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız; ancak benden korkunuz. Bugün dininizi kemale erdirdim ve size ihsan ettiğim nimetimi tamamladım. Din olarak da İslâm’ı seçtim.”(el-Mâide, 5/3.)
Dinin kemâle ermesine bütün sahabeler sevinirken, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer (r.anhümâ) bu âyetin, Peygamberimiz (s.a.s)’in vefatının yaklaştığına delalet ettiğini anlamışlar ve ağlamışlardır. Gerçekten de Peygamberimiz (s.a.s) bu hadiseden sonra seksen iki gün daha yaşamış ve vefat etmişlerdir.
Arafat’ta yüz yirmi binin üzerindeki sahabeye hitaben hutbe irad eden Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz, sesinin bütün hacılar tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabelerden bazılarını görevlendirdi. Rasûlullah’ın sözlerini tekrar eden bu kişiler hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını sağlıyorlardı. Peygamberimiz (s.a.s) devesi Kusva’nın üzerinde olduğu halde şu hutbeyi irad etti:
“Ey insanlar sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha buluşamayacağım. Ey insanlar bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir.
Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski delaletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayın. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi muhafaza etmiş olur.
Ey Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımız altındadır. Lâkin borcunun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir.
Ashabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır, ilk kaldırdığım kan davası da Abdulmuttalib’in torunu (yeğenim) Rebîa’nın kan davasıdır.
Ey İnsanlar! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü ebedi surette kaybetmiştir; fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.
Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların, aile şerefini korumaları ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnememeleridir. Eğer onlar, razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alırlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadıların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir. Ey mü’minler, size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’ân’dır.
Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helâl değildir; ancak gönül hoşluğuyla verilen başka.
Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır:
Ey insanlar! Cenâb-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakâr için mahrumiyet cezası vardır. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenâb-ı Hak bu insanların ne tevbelerini ne de şehadetlerini kabul eder.”
Rasûlullah sözlerinin burasında dinleyenlere sordu:
’Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?’ Ashab-ı Kiram cevap verdi:
’Allah’ın risâletini tebliğ ettin; risalet görevini yerine getirdin, bize vasiyyet ve nasihatte bulundun diye şehadet ederiz.’ Rasûlullah (s.a.s) şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez ’Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!’ buyurarak Arafat’taki hutbesini bitirdi.
Hz. Peygamber (a.s) güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda yukarıda zikredilen Mâide sûresinin üçüncü âyeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Rasûlullah (s.a.s) yavaş adımlarla Arafat’tan inerek Müzdelife’ye geldi. Burada bir ezan iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı ve istirahata çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kıldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife’den Cemretü’l Akabe mevkiine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina’ya geçen Rasûlullah (s.a.s) burada da Veda Hutbesi’nin diğer bölümünü irad etti. Allah’a hamd ü senadan sonra devamla:
’Ey insanlar! Sizi Allah’ın kitabına bağlayan Peygamberiniz’in sözlerini iyi dinleyiniz, O’na itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördüğünüz gibi ifa ediniz. Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem.’
Rasûlullah (a.s) bundan sonra halkla sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini:
’Ey insanlar! Ayların yerini değiştirerek geri bırakmak inkârda aşırı gitmektir. Kâfirler böyle yapmakla doğru yoldan saptılar. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısını uygun yapmak için, bir yıl haram ayını helâl, diğer yıl onu haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram kıldığını helâl kabul ederler. Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün gibi aynı duruma döndü. Allah’ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunların dördü mukaddes (haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem, dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban’ın arasındaki Recep’tir. Ey mü’minler! Bu ay hangi aydır?”
- Allah ve Rasûl’ü daha iyi bilir.
- “Zilhicce ayı değil midir?”
- Evet Zilhiccedir.
- “Bu içinde bulunduğumuz belde hangi beldedir?”
- Allah ve Rasûl’ü daha iyi bilir.
- “Mekke Şehri değil midir?”
- Evet Mekke’dir.
- “Bugün hangi gündür?”
- Allah ve Rasûl’ü daha iyi bilir.
- “Yevmü’n-nahr (kurban kesme günü) değil midir?”
- Evet yevmü’n-nahr’dır.
Bu diyalogdan sonra Rasûlullah (s.a.s) sahabelere dönerek,
’Şu halde iyi bilin ki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes (haram) olduğu gibi birbirinize, kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere olmak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki, siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız.
Ey İnsanlar! Aklınızı başınıza alı nda benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalâlete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin.
Ey insanlar! Bu nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız burada bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki, kendisine tebliği edilen kimse burada bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur” ardından Rasûlullah (a.s) iki kez:
- “Tebliğ ettim mi?’ buyurdu. Sahabîler:
- Evet ettin, deyince O (s.a.s);
- “Şahit ol ya Rab!” dedi ve tekrar hatırlattı: “Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin.”
Rasûlullah Efendimiz’in Mina’daki bu hutbesinden sonra kurban kesim yerine gelerek önceden hazırlanan yüz devenin altmış üçünü bizzat kendi kurban etti, diğerlerini de Hz. Ali kestikten sonra her deveden birer parça et alınarak pişirilip yenildi. Daha sonra tıraş olan Hz. Peygamber ihramdan çıktı ve Kâbe’yi tavaf etti. Öğle namazını da orada kıldıktan sonra Zemzem suyunun yanına gitti ve kendisine sunulan bir bardak suyu içtikten sonra tekrar Mina’ya döndü. Rasûlullah Mina’da geçirdiği teşrik günlerinde şeytan taşlama görevini yerine getirmiş, bu arada çevresinde bulunan insanlara hutbeler irad buyurmuştu.
Veda Hutbesi’nde Başlıca Şu Konular Ele Alınmıştır:
1. Her işte daima Allah’a hamd ü sena etmek gerekir.
2. İlmi ikinci elden alanlar, yani arkadan gelenler, birinci elden alanlardan daha anlayışlı olabilir, müteahhir olanlar arasında az da olsa mütekaddim olanları geçecek çıkabilir.
3. Tebliğde mühim bir metot, önce muhatabı hazırlamadır. Peygamberimiz (s.a.s)’in içinde bulunan gün, ay ve hutbenin verildiği yerle ilgili olarak soru sorması, yapılacak tebliğin tesirini arttırmak için başvurduğu bir metottur. Kurtubî bu hususta şunları söyler: “Peygamberimiz (s.a.s)’in bu üç şeyden sorması, sonra her sualin arkasından sükût buyurması (onlara bir bilgi sunmak için değil) onların anlayışlarını (yapacağı asıl tebliğe) hazırlamak, muhataplarını bütün varlıklarıyla kendisine yöneltmek ve vereceği haberin azamet ve ehemmiyetini duyurmak içindi. Nitekim (zihinleri başka meşguliyetlerden arındırılmış, dikkatleri kendisine çekilmiş olan cemaate bu psikolojik hazırlama safhasından) sonra şöyle haykırdı: “Bilesiniz ki; kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır, şu günün, şu ayın, şu beldenin haram olduğu gibi...”
4. Can, mal ve ırz kutsaldır. Yaşama hakkı tabii bir haktır. Irz, şeref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet saldırıdan korunmuş haklardır.
5. Nefis, insanı her zaman şerre yöneltmek ister. Bu sebeple nefislerin şerrinden de Allah’a sığınmalıdır.
6. Emanetler yerlerine verilmelidir. Emanete hıyanet edilmemelidir.
7. Kan davası gütmek haramdır.
8. Köle ve hizmetçilere iyi davranılmalıdır.
9. Bütün Müslümanlar kardeştir. Her türlü sınıf farkları ve ayrıcalıklar kaldırılmıştır. Üstünlük fazilet iledir.
10. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan kaçınacaklardır.
11. İslâm sadeliğinden ayrılmamak, aşırılıklara sapmamak gerekir.
12. Zulümden sakınmak gerekir. Halkın malı haksız yere yenemez. Birine ait bir şey, sahibinin izni olmadıkça başkası için helâl olmaz.
13. Hem kadın hem de erkekler zinadan şiddetle kaçınacaktır.
14. Cahiliye gelenekleri kaldırılmıştır. İnsanlar alışageldikleri kötü şeyleri körü körüne yapmaktan vazgeçmelidirler.
15. Faizin her türlüsü haramdır.
16. Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hak, vazife ve sorumlulukları vardır. Erkek ve kadın bu sorumluluklara riayet etmesi şarttır. Meselenin ehemmiyeti sebebiyle bu hususu biraz daha vuzuha kavuşturmak yerinde olacaktır. Veda Hutbesi’nde belirtildiği üzere karıya, kocanın iyi muamelede bulunması esastır. Her iki tarafın birbiri üzerinde hakları vardır. Her ikisi de diğerinden bu haklarından daha fazlasını isteyemez. Erkeğin kadına karşı borçları nafakadır: Yiyecek, giyecek ve mesken teminidir. Dinimiz bunların asgari miktarını tayin ederken devrin şartlarını, örfü, kadının geldiği ailenin iktisadi seviyesini göz önüne almıştır. Nikâh akdi, istihdam (kadını hizmetlenme) akdi değildir. Kadının bir takım ev işlerini yapması hukuki bir mecburiyetten değil, bir iyilik olarak yapar; ancak kadınların en hayırlıları olan Peygamberimiz (s.a.s)’in zevceleri, annelerimiz hamur yoğurup ekmek yapma, yemek, temizlik, çamaşır yıkama gibi hizmetleri yaptıklarını göz önünde bulundurup, unutmamak gerekir. Günümüzde kadının hafifçe dövülmesi meselesi ise en çok suiistimal edilen mevzuların başında yer almaktadır. Bu hususta ifrata (aşırılığa) giden uygulamalara çok rastlanmaktadır; ancak dinimiz bu meseleye çok sıkı kayıtlarla yer vermiştir. Bu hususun Kur’an’da yer alması meseleye daha da ehemmiyet kazandırmaktadır. Aslında âyet-i kerimenin bu meseleye temas etmiş olması kadınları himayeye matûf bir durumdur. Nisa sûresi 34. âyette mealen şöyle buyrulmaktadır: “Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvela kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın, yine dinlemezse dövün.” Dikkat edilirse âyet, kadının dövülmesini birçok şarta bağlamaktadır. Meşru sebep: Kur’an’da bu sebep “nüşuz” kelimesiyle ifade edilir. Türkçe meallerde ise umumiyetle hep “serkeşlik” olarak tercüme edilmiştir. Kelime Arapça’da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi manalara gelir. Selef âlimleri ise kadınla ilgili olarak Kur’an’da gelen bu tavırdan kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden men etmesi, kocasına daha önceki olumlu davranışını değiştirmesi, kocasına saygısızlık izhar etmesi, kocasının tayin ettiği evde oturmayı kabul etmeyip bir başka yerde oturması gibi durumları anlatmışlardır.
Veda hutbesi’nde, kadını dövmeyi meşru kılan suç “nüşuz” kelimeyle değil, “fahiş” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelime “çirkinlik” olarak tercüme edilmiştir. Bu kelimenin dilimizde aynı kökten gelen “fuhuş” kelimesi ile ilgisi yoktur. Çünkü fuhuş, zina manasına gelir. Hâlbuki burada zinanın kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü zinanın cezası recmdir. Bunun dayakla geçiştirilmesi mümkün değildir.
Kadın meşru bir sebeple hafifçe dövülebilirse de bu, en son başvurulacak yoldur. İlk önce serkeşliği sebebiyle nasihat edip, tatlılıkla ondan vazgeçirme yolu aranacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak sureti ile gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatılır da denmiştir. Bu ceza da müessir olmazsa dayak meşru hâle gelmektedir; ancak dayağın çok acı verici olmaması ve yüze vurulmaması şartı koşulmuştur. İşte bu üç merhale nazara alınacak meseleye öyle bakmak gereklidir; yoksa kocanın ister lehinde olsun gidip eşini hemen dövmeye kalkması dengesizliktir. Bir kere, dövmesi esas değildir. Medine devrinde erkekler, Peygamberimiz (s.a.s)’e, mescide gelerek kadınların huysuzluğundan şikâyet eder. O da, “fazla acıtmadan hafifçe okşayın” buyurur. Bir müddet sonra hâne-i saâdetleri, kocalarından dayak yiyen kadınlarla dolar. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s) mescide gelerek sahabeyi toplar ve onlara “Duydum ki kadınları dövüyormuşsunuz. Bundan böyle kadınlar dövülmeyecektir” demişlerdir. Kadını dövmeme hususunda Peygamberimizin birçok hadisleri mevcuttur. Peygamberimiz (s.a.s) gündüz, kadını hayvan döver gibi dövüp, gece de yanına gitmeyi sert bir lisanla kınamıştır. Hafifçe dövmek en son mecburî istikamet neticesi verilen bir hareket tarzıdır; ancak hafifçe ve canını fazla yakmayacak ve bilhassa yüze vurmaktan da kaçınılacaktır. Yine de dinimiz eşlerin aile ilişkilerinde birbirlerine sabır, müsamaha ve hoşgörü anlayışı ile hareket etmelerini, şiddet ve dayaktan kaçınmalarını tavsiye etmiştir. Peygamberimiz (s.a.s)’in bu hususta zevcelerine en ufak bir incitici ve kırıcı davranışlarda bulunmayıp güzel ahlâkla muamele ettiğini hiç unutmamak gerekir.
Hutbede bir kısım günahlarla ilgili olarak;
“Bugün, şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü ebedi surette kaybetmiştir; fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.” buyruluyor. Şarihler bu ibarelerden, Mekke ve civarında, artık puta tapma şeklinde kimsenin küfre dönmeyeceğini anlamışlardır. Bedevilerde görülen irtidad hadiselerinin de bu hükmü cerh etmeyeceği açıktır, zira Peygamberimiz (s.a.s)’in vefatından sonra görülen bu hadiseler, mahiyetçe eski putlara dönüş olmamıştır; ancak Peygamberimiz (s.a.s) katl, yağma gibi bazı büyük günahlarla, bir kısım küçük günahları ‘puta tapmak değil, diye mühimsemeyip işlemeye devam edecekseniz, şeytana uymada bu da yeterli olacaktır’ şeklinde uyarıda bulunmakta, günah küçük bile olsa kaçınmak gerektiğini irşat etmektedir. Nitekim İslâm uleması küçük günahlarda ısrar etmeyi büyük günah saymış, hatta bazıları, büyük küçük ayrımı yapmadan her bir günahta küfre giden bir yol olduğunu belirtmiştir.
17. Veda hutbesinde zikredilen; ’Zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün gibi aynı duruma döndü’ ifadesinde nesî takviminin ilgası yani ‘takvim reformu’ uygulanmıştır. Peygamberimiz (s.a.s) o güne kadar, cahiliye devrinden intikal eden müşriklerin takvim sistemine uymuştu. Bu sistem, kameri ayları esas almakta ise de, haram ayları ticaret mevsimlerine düşürmek için nesî denen bir tehir şebekesiyle ayların yeri, sırası karmakarışık olmuştu. Salihlerin yaptığı açıklamaya göre ayların karışmasına sebep olan bir başka âmil de bazı yıllarda haram ayın birini helâl addederek onun yerine bir başka ayı haram ilan etme durumuydu.
Araplar Hz. İbrahim (a.s) ve oğlu Hz. İsmail (a.s)’den beri senenin bazı ayları ile ilgili hürmete (haramlılık’a) riayet ederlerdi. Buna göre, senenin dört ayı haram idi. Bu ayların üç tanesi peş peşe gelen: Zilkade, Zilhicce, Muharrem ayları, dördüncüsü de Recep idi. Haram aylarında bir kısım yasaklara sıkı sıkıya riayet ediyorlardı. Bu yasağa riayet etmeyen olursa, herkesçe büyük bir suç ve kınamayı mucip bir ayıp telakki edilirdi. Ne var ki, üç ayın peş peşe gelmesi bazı sıkıntıları getiriyordu. İktisadi düzenleri büyük bir ölçüde çapul ve yağmaya dayanan kabilelere üç ay gelirsiz kalmak zor gelmeye başladı. Bu mahzuru gidermek için ‘nesî ‘ denen tehire başvurdular. Yani haram aylardan birinde (veya yasak olan herhangi bir fiile) mecbur kalacak olurlarsa o ayın hürmetini bir başka aya tehir (nesî) ederlerdi. Meselâ; Muharrem ayında harp yapınca, o yıl ‘sefer’i haram sayılırdı. Müteakip sene bu hürmet başka aya tehir edilirdi; fakat yıllar yılı takip edilen bu tatbikat sonunda aylar karışmıştır. Bu durum, zamanla ilgili olarak Cenâb-ı Hakk’ın takdir buyurduğu haram ve helâllerin karışmasına sebep olmuştur. Söz gelimi, Hac farizası, onun yapılması gereken ayda değil yapılmaması gereken aylarda olmuştur. Bu sebeple (et-Tevbe, 9/36–37.) âyetleri nesî denen yani ayların yerini tehir işlemini ‘küfürde artış’ olarak tarif etmiştir.
Veda Haccı ve Veda Hutbesi de, yılların devri sonunda Arapların Zilhicceyi haram kıldıkları seneye tevafuk etmiştir. Bu tevafuk, yaratılış sırasında Allah’ın aylarla ilgili olarak koyduğu hükme uygun düşmüş, bundan böyle nesî (tehir)’ye yer vermeden aslına uygun olarak devam edilmesine karar verilmiştir.
18. Allah (c.c)’ın kitabına ve Peygamber (s.a.s)’in sünnet-i seniyyesine uyanlar asla dalalete düşmezler. Rasûlullah (s.a.s)’in tavsiyelerine hakkıyla riayet edenlerin mükâfatı ise cennettir.
Veda Hutbesi’nin hikmetleri üzerinde tefekkür edildikçe birçok güzelliklere daha işaret ettiği kavranabilecektir elbette. Efendimiz (s.a.v.) bu mübarek hutbesiyle risaletinin bir hulasasını sunmuş, hidayet yolunun ana düsturlarını vaz etmiştir. Her birimiz Veda Hutbesi’ni, Rasûlullah Efendimizin bizlere özel olarak irad buyurdukları bir hutbesi, bir vaazıymış gibi algılamalıyız. Zira O’nun sözleri kıyamete kadar bâkidir ve özellikle bu sözlerin sonraki nesillere aktarılmasına bu hutbenin içinde birkaç defa işaret edilmiştir.
Rabbimizden niyazımız o dur ki, yıllar önce Efendimiz (s.a.v.) bu hutbesini irad ederken sahabesi nasıl ki O’nu can kulağıyla dinlemiş ve bu mübarek sözleri sinelerine yerleştirmişler, onlarla amel etmişlerse; Rabbimiz işte aynı ihlâs ve samimiyetle Rasûl-i Zîşân Efendimizin saadet bahşeden öğretilerini en güzel bir şekilde anlayıp, kavrayıp hakkıyla amel edebilmeyi biz ümmetine de lutfeylesin...
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

1 kişi yorum yazdı.