Özlenen Rehber Dergisi

35.Sayı

Aşure Sohbeti

Muzaffer YALÇIN Hocaefendi Özlenen Rehber Dergisi 35. Sayı
Elhamdülilâhi Rabbi’l-Âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin ve eshâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi biadedi külli şey’in fi’d-dünyâ ve’l-âhireti ve kezâlik. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-Âlemîn.

Cenâb-ı Zülcelâl Hazretlerine sonsuz hamdlerin en ekmeli, Rasûl-i Kibriya (s.a.s) Efendimize de salât ve selâmların en güzeli, en hayırlısı olsun, bu gecede husûsen âline, ashabına ve ehl-i beytine sonsuz salât ve selâmların en güzeli olsun inşallah.
Bu gün, Rabb’imizin katında mübarek bir gün olan aşure günüdür. Allah’ım bizleri, daima hamd ve şükür ile kendisine itaat eden kullar zümresinden ayırmasın, Peygamber Efendimiz (s.a.s) Efendimiz hürmetine bugünde tutulan oruçlarımızı katında makbul kılsın inşallah.
Aşûre kelimesi Arapça’da ‘aşîr’, yani onuncu ya da onuncu gün manasına gelen bir kelimeden türemiştir. Geniş bilgi için İmam Kurtubî’nin tefsirine müracaat edilebilir. Aşure, içinde bulunduğumuz Allah’ın haram kıldığı aylardan muharremin onuncu gününe tekabül eden güne verilen isimdir. Bir yönüyle de bu ismi almasına sebep olarak, tarihte on peygamberin karşılaştığı on önemli olayın bu güne rastladığı zikredilmektedir.
Abdulkadir Geylanî Hazretleri Efendimizin de eserlerinde ve bazı tarih ve hadis eserlerinde de yer alan, aşurenin menşeine dair şu hadislerin vukua bulduğu kaydedilir. Aşure gününde; Hz. Âdem (a.s.)’ın tevbesi kabul edilmiş, Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından çıkarılmış, Hz. Mûsa (a.s) ve Hz. İsa (a.s) bu günde dünyaya gelmiş, Hz. Süleyman (a.s)’a Cenâb-ı Hakk’ın mülk ve saltanat vermiş, Davud (a.s.)’ın tevbesi kabul görmüş, Hz. İbrahim (a.s.) ateşten kurtulmuş, Hz. Yakub (a.s.) oğlu Hz. Yusuf (a.s.)’a kavuşmuş ve Cenâb-ı Hakk’ın, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’e, gelmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiğine dair müjde verdiği vaktin yine aşure günü olduğu kitaplarımızda zikredilmektedir.
Aşure orucu hakkında Buhârî ve Müslim’de, Hz. Âişe annemiz ve Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’den iki rivayet zikredilmektedir:
Birincisi; Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiği zaman, yahudilerin bu günde oruç tuttuklarını görüyor. Onlara, bu günde niçin oruç tuttuklarını sordukları zaman, “Allah (c.c) Musa (a.s) ve kavmini firavunun zulmünden bu gecede kurtardı. Biz de buna binaen bu günde oruç tutuyoruz” dediler. Rasûl-ü Kibriya (s.a.s.) bu cevap üzerine buyurdular ki, “Musa (a.s), bize sizden daha yakındır, öyleyse o günde oruç tutmak bize daha yakışır.”
İkincisi ise; Nuh (a.s)’dan itibaren bütün semavî dinler de, hatta cahiliye devri Araplarının da bu günde oruç tuttukları haber verildikleri rivayettir ki şöyle denmiştir: “Aşure, cahiliye devrinde Kureyş’in oruç tuttuğu bir gündür. Rasûlullah (s.a.s) de buna riayet ediyordu. Medine’ye hicret edince bu oruca devam ettirmiş ve başkalarına da tutmalarını emretmiştir. Ne zaman ki Cenâb-ı Hak ramazan orucunu farz kıldı, o zaman Peygamber Efendimiz (s.a.s), bu günde oruç tutup tutmamayı ashabına serbest kıldı; fakat kendisi bu orucu tutmaya devam etti.”
İmam Ahmet’in Müsned’inde, “cahiliye döneminde Kâbe’nin örtüsü bayram gününde bir de aşure gününde değiştirildiği ve Mekke müşriklerinin bu güne hürmet ederek oruç tuttukları” haber veriliyor. Bütün bu rivayetlerden anlaşılan odur ki aşure gününün, Nuh (a.s)’dan bu yana, semavî dinlerde önemli bir yeri vardır.
Ramazan orucu hicretin ikinci yılında emrolundu. Ramazan’ın farz kılınmasından sonra Peygamber Efendimiz (s.a.s), “Aşure, Allah’ın günlerinden bir gündür, dileyen onda oruç tutsun, dileyen tutmasın” ve “Aşure orucunun önceki yılın günahlarına keffaret olacağını Allah’tan umarım” buyurmuştur. Öyle ki, bu orucun tutulması için Efendimiz (a.s) bir nidacı tutuyor ve orucun tutulmasını ashabına emrediyordu. Eğer o günün sabahında oruç tutmayan ve bundan haberi olmayan biri varsa, şu ana kadar bir şey yiyip içmiş olsalar bile ‘derhal kalan zaman için oruca niyet edin’ diye kendilerine Efendimiz (s.a.s)’in emrini ulaştırıyorlardı. Efendimiz (a.s), yahudilere benzememek için aşurenin 9. ve 11. gününde de oruca niyet edilmesini tavsiye etmiş, bir hadislerinde “Seneye kadar yaşarsam, muharremin 9. gününde de oruç tutacağım” buyurmuşlardır. Lâkin muharrem ayına kavuşmadan Rabbimize kavuşmuştur. Buradan, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in aşure oruca hassasiyetini ve vermiş olduğu önemi anlıyoruz, kardeşlerim.
Mezhep imamlarımızdan İmam-ı Âzam Ebû Hanife ve İmam-ı Şafî (rh.a), aşure orucunun önceden vacip olduğunu, ramazan orucu farz kılınınca bu hükümle nesh edildiği görüşündedir. Hanbelîlerin ve Şafiîlerin bir kısmı da müstehab olduğu hakkında görüş bildirmişlerdir.
İbn-i Mes’ud (r.a)’dan gelen bir hadiste Rasûlullah Efendimiz buyuruyor ki: “Kim ailesine aşure günü geniş, cömert davranırsa Allah da ona senenin geri kalanın günlerinde geniş davranır.” Müçtehit imamlardan Süfyan-ı Servî hazretleri diyor ki: “Biz bunu denedik, hakikaten böyle oldu.” Yani ne zaman biz bu günde ehl-i iyalimize ve ailemize geniş davrandıysak, seneyi genişlikle geçirdiğimizi gördük.
Hz. Cabir (r.a), bu genişlik ve bolluğun tecrübeyle, sürekli denemek şekliyle taraflarından sabit olduğunu ve Hz. Ubeyd’e (r.a) de, 50–60 yıl boyunca bu sünneti yaşadıklarını ve her defasında aynı genişliği bulduklarını bizlere haber veriyorlar.
Aşûrenin diğer bir ciheti ise, o zamandan bu güne kadar kalbinde imanın hakikatini yaşayan her mü’minin gönlünde hakikaten büyük tesirler meydana getiren ve kıyamete kadar da o tesirin hiç kalkmayacağı bir hadisedir ki; Rasûl-ü Kibriya Efendimizin, “Hasan ve Hüseyin bana cennetten iki reyhanedir” buyurarak muhabbetlerini gösterdiği güzide torunu Hz. Hüseyin Efendimizin şehit edildiği gün olmasıdır. Miladi 680’de ekim ayına ve hicri 61’de muharrem ayının onuna yani aşure gününde cereyan eden bu üzücü hadisede, Hz. Hüseyin Efendimiz ve kendisiyle beraber Ehl-i Beyt’ten birçok kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden Rasûl-ü Kibriya Efendimizin neslinin katledildiği bir gündür, maruf Kerbela hadisesidir. Bu gün aslında bu hadisenin kısaca sizlere özetini anlatmayı arzu ediyordum; fakat orada Ehl-i Beyt’in karşılaştığı hadiseleri anlatmaya hakikaten dilim varmıyor. Kerbela hâdisesinin olduğu o günde, Hüseyin Efendimize reva görülen, ona arız olan aşırı susuzluk sinelerimizi dağlıyor... Eğer o gün orada olsaydık, bütün canımızla, bütün bedenimizle Hz. Hüseyin Efendimizin önüne kendimizi siper ederdik...
Rasûl-ü Kibriya Efendimizin ve Rabbimizin katında bu kadar kıymetli olan insanlara, kalpleri bu güzellikleri görmekten uzak olanların yapmış olduğu bu zulmü, değil onlara yapmak, vallahi onlara yapılan zulmü şu dilimizle ifade etmek bile bize çok ağır geliyor. Rasûlullah Efendimizin “cennet gençleri” diye sevip övdüğü, “Hüseyin bendendir, ben de ondanım” buyurduğu o güzide Efendimiz’e (r.a) ve onunla beraber Rasûlullah Efendimizin nur nesline yapılan bu zulüm, hakikaten kıyamete kadar tesirini hiç kaybetmeyecektir. Elbette ki Cenâb-ı Hak, Hüseyin Efendimize bu zulmü yapanların hiçbirini rahat bırakmadı. Onların başlarına gelen hâdiseler yaptıkları zülmün sadece bu dünyadaki cezası oldu ve hepsinin sonu, çok çirkin bir şekilde son nefeslerini vererek lâşeler gibi bir köşeye atılmak oldu.
Rasûl-i Zîşân Efendimiz (s.a.s), Ümmü Seleme annemizin odasında bulundukları bir sırada, annemize, Cebrail (a.s) ile görüşeceğini, o yüzden kapıyı kapatıp içeriye kimseyi almamasını söyledi; fakat Hüseyin Efendimiz henüz küçük bir çocuktur, dinler mi, Ümmü Seleme annemiz onu tutamadı. İçeri girdi, doğru koştu ve Rasûlullah Efendimizin kucağına atladı ve dizine oturdu. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ona şefkat gösterdi. Cebrail (a.s) dedi ki: ‘Onu çok mu seviyorsun ya Rasûlallah?’ ‘Evet, çok seviyorum.’ ‘Ama ne yazık ki senin bu güzide evladını senden sonra senin ümmetin katledecek’ dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) sordular: ‘Benim ümmetim mi katledecek?’ Cebrail (a.s): ‘Sana O’nun şehit edileceği yerin toprağını getireyim, orayı sana göstereyim mi?’ Oradan getirilmiş bir avuç toprağı Cebrail (a.s) Rasûl-ü Kibriya Efendimizin eline bıraktı. Kızıla benzeyen bir toprak. Rasûl-ü Kibriya Efendimiz (s.a.s) o sıkıntı ve üzüntüyü “ker bu bela” diye ifade etti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sıkıntı ve üzüntü beldesi “Kerbela” toprağını Ümmü Seleme annemize vererek, “bu toprağı al ve sakla, bir gün gelir de bu toprağın kan rengine dönüştüğünü gördüğün zaman, bil ki Hüseyin’im şehit olmuştur” buyurdu.
Şu hadiseler Peygamber Efendimizin Hüseyin efendimize olan yüksek sevgilerini ne de güzel izhar etmektedir.
Bir defasında hutbe irad ederken Peygamber Efendimiz (s.a.s), hutbeyi bırakıp mescidin dışına çıkıyor. Sahabe-i Kiram Efendilerimiz, bir şey mi oldu diye oraya yöneldiği zaman, buyuruyor ki:“Yok bir şey, bir ağlama sesi işittim de Hüseyin’in sesine benzettim.”
Efendimiz (s.a.s)’in üzeri kirlenmesin diye, henüz küçücük olan Hz. Hüseyin’i Peygamberimizin üzerinden annemiz biraz da sert çektikleri zaman, Cihan Serveri yanındakilere, “Onu üzmekle beni üzüyorsunuz. Onun canını acıtmakla benim canımı incitiyorsunuz” diyerek Hüseyin Efendimize olan sevgi ve muhabbetini izhar ediyordu.
Hüseyin Efendimiz, yanında seksen kişilik bir grupla ki yetmiş iki tanesi Kerbela’da şehit oldu, beraber yola düştüler ve Kerbela denilen yerde İbn-i Ziyad’ın askerleri tarafından kuşatıldılar. Kufe Valisi İbn-i Ziyad’ın askerleri tarafından üç bin kişi Hüseyin Efendimizin konuşmasına ilk başta müsaade ettiler; ancak baktılar ki Hüseyin Efendimizin belagati ve fesahatinin büyüklüğü karşıdaki askerleri de onun tarafına meylettiriyor, bunun önüne geçtiler ve Yezid’in halifeliğini tasdik etmesini istediler. İçki içerek açıktan fıska düşen ve bu göreve asla layık olmayan Yezid’e, Hz. Hüseyin Efendimiz biat etmedi, onun bu iddiasını kabul etmedi. Savaş için zaten zırhı giymişti. Rasûlullah’ın torunu savaş için giydiği bir zırhı da, Efendimiz (s.a.s) gibi vakar ile savaşmadan da çıkarmazdı. O (r.a), yanındakilerin bırakılmasını, kendisinin tutulmasını istediyse de ona da rıza göstermediler ve çıkan çatışma neticesinde Hüseyin Efendimiz başta olmak üzere Rasûlullah Efendimizin neslinden, İmam Hasan Efendimizin çocuklarından yetmiş iki tane insan burada şehit edildi. İbn-i Ziyad’ın askerlerinden de seksen küsur tanesi öldürüldü. Ehlibeytten geride kalanlara da birçok eziyetler yapıldı.
Bunları anlatırken mübarek efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretlerinin hâli gözümün önüne geliyor da, onun yüreğinin nasıl parçalandığını şimdi daha iyi anlıyorum. Ehl-i Beyt’e olan sevgisinden, aşure günlerinde bu hadiselerin ayrıntılarını anlatmazdı. Kardeşlerimiz şahittir ki, Kerbela faciasını okunurken tahammül edemez, dayanamaz, ağlamaktan okuyamaz ve kitabı kapattırırdı. Rasûlullah’ın evladına yapılan bu zulümlere, vallahi bir müslüman olarak dayanmanın imkânı yoktur. Allah adına kulluk yapan ve içinde bulunduğu ufak tefek sıkıntılar sebebiyle namazını, ibadetini, itaatini gevşeten ve bu hususta tembellik gösteren kardeşlerime hassaten rica ediyorum ki, Hüseyin Efendimizin Kerbela’da çektiklerini okuyun, tahammül edebilirseniz. Ve sonra yaşadığımız Müslümanlığın, Allah’a itaat hâlinin gevşekliğini bir kez daha kendi gözünüzle görün.
Onlar, Cenâb-ı Hakk’ın yardımını her an almaya layık, Rasûl-ü Kibriya Efendimizin nur neslidir. Şu cihanda benzerleri bir daha gelmeyecek olan bir nesildir. Onların çektiği o ızdıraplar karşısında, kendi yaşadığımız hayatın gerçekten Rasûlullah’ın yaşadığı hayat olup olmadığına, onlara duyduğumuz sevgilerimizin Rasûlullah (s.a.s)’in sevgisi gibi olup olmadığına bir bakalım.
Mübarek Efendim; Ehl-i Beyt’i sevin, Ehl-i Beyt’i sevin, Ehl-i Beyt’i sevin diye çırpınıyordu. Rasûl-i Kibriya Efendimiz buyuruyordu ki: “Şu Ali’yi görüyor musunuz? İşte onu sevmek imandandır” buyuruyordu. Çünkü Ehl-i Beyt, varlarını yoklarını, canlarını mallarını, her şeylerini Allah ve Rasûl’ünün yoluna vermişti, elhamdülillah.
Vallahi Rabb’imin katına, amel defterinde Ehl-i Beyt sevdasını mühürleyerek gitmek lazımdır. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de buyuruyor ki: “(Ey Habîb’im söyle kullarıma) de ki; ben (yapmış olduğum bu hizmet karşılığında) sizden bir ücret istemiyorum; ancak (tek bir şey istiyorum) Ehl-i Beyt’imi sevin.” Daha Rasûlullah Efendimizin irtihalinden çok kısa bir zaman geçmesine rağmen bakın ve insanların, o hidayet nurundan ve kuvvetinden ayrıldığı zaman, bu hidayetin kendisine geldiği kapıya karşı yaptıkları zulmü ve adaletsizliği görün... İnsanların, o kalpleri güzelleştiren peygamberi ahlâktan uzaklaştıkları zaman nasıl da canavarlardan daha vahşî bir hâle geldiğini temaşa edin...
Ehl-i Beyt, Rasûl-ü Kibriya Efendimizle beraber izzetli ve şerefli bir hayat yaşadı. Allah’a ve Rasûl’üne itaatle dopdolu, güzelliklerle dopdolu bir hayat yaşadılar ve Cenâb-ı Hakk’a ruhlarını öyle teslim ettiler. Peki, bugün bizler ne yapmalıyız? Ehl-i Beyt’e karşı vazifemizi yerine getirmekle, hakikatte Rabbimiz (c.c) ve Rasûl-ü Kibriya Efendimize karşı vazifemizi yerine getirmiş oluruz. Mübarek Efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretleri, “Ehl-i Beyt ve On İki İmamlar” adlı eserinde şu tahlilde bulunmuştur:
Günümüzde Ehl-i Beyt’e sahip çıkan nice insanlar var ki kendilerinde Ehl-i Beyt’in ahlâkından zerrece bir ahlâk yoktur. Bu sevgi yanlış ve hayırdan uzaktır. Kimileri de sünnet-i Rasûlullah (s.a.s) yolunda olduklarını ifade etmekle birlikte, haramlarla bu sevgiyi bir araya getiren insanların yanlış icraatları içerisinde Ehl-i Beyt sevgisine karşı tavır takındılar, Ehl-i Beyt’in hakikatini anlamaktan da uzak kaldılar.
Efendimiz (s.a.s) oturuyorlarken, önce İmam Hasan Efendimiz yanına geliyor, üzerindeki cübbesiyle onu içerisine alıyor. Sonra İmam Hüseyin Efendimiz geliyor, onu da abasının içerisine alıyor. Sonra mü’minlerin annesi, cennet seyyidesi Hz. Fatımatü’z-Zehra annemiz geliyor, onu da cübbesinin içerisine alıyor. İmam Ali (k.v) Efendimiz gelince onu da cübbesinin içerisine alıyor ve “Ya Rabbi! Bunlar benim Ehl-i Beyt’imdir. Bunları ben seviyorum, Allah’ım sen de sev” diye dua ederler.
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Mübin’de Ehl-i Beyt’i tertemiz kılmayı murat ettiğini bildirmektedir. Rasûl’ü Kibriya Efendimiz de irtihalinden evvel, “Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara sarıldığınız zaman asla sapıtmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı Kur’an ve sünnet-i Rasûlullah’tır” ve yine “Sizlere, kendilerine sarıldığınız takdirde benden sonra asla sapıklığa düşmeyeceğiniz şu iki şeyi bırakıyorum: Kur’an ve Ehl-i Beyt’im.” buyurmuşlardır.
Bu hakikatin idrakinde olan mübarek efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretleri de bizlere işte bu emanetleri bırakmıştır. “Bizim yolumuzun esası üçtür. Birincisi Tevhid’in hâkimiyetidir yani bütün ahkâmıyla Kur’ân-ı Mübin, ikincisi Sünnet-i Rasûlullah’a iştiyakla ittibadır, üçüncüsü de Ehl-i Beyt sevgisidir” buyurmuşlardır.
Gördük ki, Rasûl-ü Kibriya Efendimiz (s.a.s) kıyamete kadar ümmetine, yollarını sırat-ı müstakim üzere tutmaları için neyi bırakmışsa, mübarek efendim de bizlere istikameti muhafaza etmek için bu emanetleri bırakmıştır.
Ehl-i Beyt, Peygamber Efendimizin lisanıyla “Nuh’un Gemisi” gibidir. Bela, fitne ve imtihanların olduğu dönemde insanların hidayet yolunda istikametlerini muhafaza etmede tutunacakları kurtuluş vesilesidir.
Öyleyse; nefislerine, dünyaya ve hevâya bütün kapıların açık olduğu bu zamanda mü’minler olarak bizler, Peygamber Efendimizin o güzel Ehl-i Beyt’ine sevgi ve muhabbeti kâmilen gönüllerimizde bulmalıyız. Ancak bu sevgilerimiz, Ehl-i Beyt ahlâkıyla ahlâklanıp, onların Allah ve Rasûl’üne itaatlerindeki kuvvet ve istikametleri gibi Cenâb-ı Hakk’a kulluğa dönüşebilmelidir.
Ehl-i Beyt’in her biri büyük ilim ve takva sahibi olan güzide insanlardı. Bunları böyle bileceğiz ve sevgilerini gönlümüzde bulacağız ki, yarın Peygamber Efendimizin huzuruna vardığımız zaman, O’nun neslini seven ve güzel ahlâklarıyla ahlâklanan mü’minler olarak, O’na kavuşanlardan olalım kardeşlerim.
Allah (c.c) bu günün ve gecenin bereketinden istifade etmeyi nasip etsin. Bu gecede Rabbimizi zikredeceğiz inşallah. Kur’ân-ı Kerim okuyalım ve başta Peygamber Efendimiz (s.a.s) olmak üzere bütün Kerbela şehitlerinin ruhuna bağışlayalım.
Rabb’imiz (c.c), muharremin onu olan bu günde, kendilerini hayırla yâd ettiğimiz o güzel Ehl-i Beyt’in şefaatine bizi ve bütün ümmeti Muhammedi mazhar kılsın inşallah.

-----------------
Not: Bu sohbet, Başyazarımız Sayın Muzaffer YALÇIN Hocaefendi’nin 2005 yılı on muharrem de “Aşure gününün önemi, aşure orucu, bu günde vuku bulan hadisler ve Hz. Hüseyin (r.a)’in şehid edilmesi” üzerine yapmış oldukları bir sohbetin muhtasarını içermektedir. Hocaefendi’nin izni ve tashihiyle sizlere ulaştırdığımız bu sohbetten en güzel bir şekilde istifade edebilmeyi Rabb’imizden temenni ederiz.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

  • ümran

    hocam ALLAH SİZİ SEVDİKLERİYLE DAİMA BERABER ETSİN.YAZILARINIZ KARANLIKTAKİ BİR NUR MİSALİ EMİN OLUN Kİ YOLUNU KAYBEDENLERE BİR REHBERSİNİZ DOSTUNUZA EMANET OLUN

  • farikim

    öncelikle ALLAH(CC) SELAMI VE BERETİ ÜZERİNİZİ OLSUN HOCAM YAZILARINIZ BİR HARİKA SİZ BENİM HAYATIMA MANEVİ ANLAMDA EN GÜZEL İMZALARI ATAN İNSANLARDAN BİR TANESİSİNİZ.SİZİNLE TANIŞMAMA VESİLE OLAN İNSANLARDAN ALLAH EBEDEN RAZİ OLSUN SİZİ DOSTA EMANET EDİYORUM SİZ ONA BENDEN DAHA YAKINSINIZ DUALARINIZI BEKLİYORUM HOCAM AEO

2 kişi yorum yazdı.