Özlenen Rehber Dergisi

109.Sayı

Amellere Güvenmenin Tehlikesi,

Rıfat AKSAÇLIOĞLU Özlenen Rehber Dergisi 109. Sayı
’Günah işlendiği zaman recâ (rahmetten ümitkâr olma)da noksanlık göstermek, amellere güvenmenin alâmetlerindendir’ (İbn-i Atâillâh el-İskenderî, el-Hikemu’l-Atâiyye, 1. Hikmet)
Öncelikle amellere güvenmenin ne manaya geldiğini, Rabbimizin katında ne karşılık bulduğunu iyi bilmek gerekmektedir.
Amellere itimat etmek, dayanmak hoş görülmemiş bilakis bundan sakındırılmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.), Allah (c.c.)’nun rızasını kazanma, vaat edilene ulaşma ve vaid edilenden muhafaza olunma hususunda Allah (c.c.)’nun bizi muvaffak kılmasıyla yapmış olduğumuz amellere güvenmemizden sakındırmış ve sadece Allah’ın rahmetine umut bağlamaya, bu rahmete güvenmeye sevk etmiş ve bu manada şöyle buyurmuştur: "Hiçbir kişiyi, onun güzel ameli (ve ibâdeti) cennete girdiremez.’ Bunun üzerine sahâbîler: ’Yâ Rasûlallah! Seni de mi girdiremez?’ diye sordular. Rasûlullah şöyle cevâb verdi: ’Evet, beni de Allah’ın fazlı ve rahmeti bürümedikçe, yalnız ibadetim cennete girdiremez. Buna göre sizler iş ve ibadetinizde ifrat ve tefritten sakınıp doğruyu arayınız ve doğru yoldan gidip Allah’ın yakınlığını isteyiniz. Sakın sizin hiçbiriniz (sâlih olsun, fâsık olsun) ölüm temenni etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sahibi ise yaşayıp hayrını, ihsanını artırması umulur. Eğer günahkâr bir kişi ise (yine yaşayıp, günün birinde) tevbe ederek Allah’ın rızasını dilemesi umulur!’ (Buhârî, Merdâ, 19)
Bu hadis-i şeriften de anladığımız üzere cennete girdirecek, Allah (c.c.)’nun rızasına ulaştıracak şey, kişinin amelleri değil, sadece Allah (c.c.)’nun rahmetidir. Ya da başka bir değişle ameller cennete girmek için veya karşılığında sevap elde edebilmemiz için ödenmiş bir ücret değillerdir. Nitekim kim ki böyle bir anlayışa sahip olursa; cenneti bir ücret karşılığında satın alınabilecek bir ticaret malına, (hâşâ) Allah (c.c.) da ticaretin gerektirdiklerine uymak zorunda olan bir tüccara benzetmiş olur ki bu da batıl bir kıyastır. Çünkü selef ve ehl-i sünnet ulamasının ittifakıyla bilinir ki; Allah (c.c.)’ya hiçbir şey vacip değildir. Nitekim kullarını amelleri karşılığında mükâfatlandırmak ve cennete sokmak Allah (c.c.) için bir zorunluluk değildir. Bilakis bu Allah (c.c.)’nun rahmeti ve keremidir.
Unutulmaması gereken hususlardan bir tanesi de, kişinin yapmış olduğu bütün fiillerinin Allah (c.c.)’nun iradesi ve kudretine müteallik (bağlı) olduğudur. Allah (c.c.) dilemese yaprağın bile kıpırdamayacağını insanın asla unutmaması lazımdır. Hele ki Allah (c.c.)’ya iman etme, ona kullukta bulunma hususunun tamamen Rabbin rahmetinden olduğunu unutmamak lazımdır.
Bu noktada insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Eğer ki kulluğum Allah’ın rahmeti ve hidayeti ile ise, iman etmediğimde benim suçum nedir? Allah (c.c.) bana hidayet etmemiş demek değil midir?
Birçok insanın zihnini ve kalbini meşgul eden, imanî zafiyete düşüren bu problemi İmam-ı A’zam Ebû Hanife (rh.a.), Fıkhu’l-Ekber isimli eserinde sadece iki cümleden oluşan veciz sözüyle çözümlemekte, insanlığın imanını büyük bir şüpheden kurtarmaktadır:
’Allah (c.c.), rahmetiyle hidayete erdirir, adaletiyle delalete düşürür.’
Yani kişi göstermiş olduğu cüz’î iradesiyle Allah (c.c.)’dan ya hidayeti ya da delaleti talep eder. Buna karşılık olarak da; ya Allah (c.c.) adaletiyle, niyetinde ve amelinde göstermiş olduğu kötülükler neticesinde onu delalete düşürür. Yani kişi yapmış olduğu amellerin neticesinde delalete düşmüş olur. Ya da kişinin yapmış olduğu salih ameller karşılığında Allah (c.c.) ona rahmet eder de lütuf ve ihsanıyla onu hidayete erdirir.
Kul aslında yapmış olduğu amellerle, kendisini yoktan var eden, iman nimeti başta olmak üzere sayılamayacak nimetlerle taltif eden Rabbine karşı şükür borcunu dahi yerine getiremez. Bir ömür ibadet ve şükürle geçirse dahi yine de ödeyemeyecektir.
Yine bu manada Eş’arî mezhebinin mutemet eserlerinden olan Cevheratu’t-Tevhid’de: ’Allah (c.c.)’nun sevaplandırıp mükâfatlandırması, sadece ama sadece rahmetinden; cezalandırıp azaplandırması ise ancak adaletindendir’ ibaresi geçmektedir.
İlim erbabının bu ilmî tespit ve çözümlemelerinden sonra ehl-i hâlin şu kıssası ibret almaya şayandır: Bir gün bir zat kendisine bir köle satın alır. Bu köle, sahibine olan hizmetinin yanı sıra, hakikatte her şeyin maliki olan Rabbinin itaatinden de geri kalmamaktadır. Bir gece öyle ihlâslı ibadet eder ki, o kölenin huşu ve ihlâsı ev halkını uyandırır ve bir anda herkes kendini o kölenin ibadetle meşgul olmuş olduğu evin köşesinde toplanmış bir şekilde buluverir. Fakat evin efendisinin dikkatini, kölenin secdede iken yapmış olduğu duası çeker. Köle: ’Yâ Rabbi! Senden, beni kendi zatına sevdirmeni diliyorum.’ der. Ve ev sahibi duramaz, ibadetini bitirmesini bekledikten sonra köleyi uyarır ve der ki: ’Ey Allah’ın zâkir ve âbid kulu! Yapmış olduğun duanın aslı ve daha uygunu şöyle olsa gerek: ’Allah’ım! Senden seni sevmeyi diliyorum.’ Gönlü Allah aşkıyla yanan o köle efendisine: ’Ey efendim! Çarşıya geldiniz, siz mi beni seçtiniz, yoksa ben mi sizi seçtim?’ der. Evin sahibi ise: ’Elbette ben seni seçtim.’ deyince köle: ’İşte efendim, sevmek ve seçmek efendinin tasarrufudur, kölenin değil. Eğer ki o beni sevip seçmese, şu saatte beni kıyama kim durdurabilir? O istemese ben ona nasıl ibadet edebilirim? O sevmese ben onu nasıl sevebilirim?’ der. Fazla bir şerhe gerek duymayan bu kıssa aslında kulluğun özünden bahsetmektedir. Rabbim sevip sevdirdiklerinden eylesin! Âmin!
Ve şunu da bilmek gerekir ki; kişinin amellerine dayanarak amellerini bir kurtuluş teminatı görmesi, itikâdî açıdan da birçok tehlikeyi içermektedir. Bu hususta ilim ehlinin ekseriyeti (çoğunluğu) bunu şirkin çeşitlerinden saymaktadır. Bunu ise şöyle açıklamak mümkündür:
İnsan yapmış olduğu ameli; ya Rabbin bir lütfu olarak görür. Eğer ki böyle görüyorsa Allah (c.c.)’nun kendisini muvaffak kılmış olduğu her amelde, her şükürde aslında yine O’na bir şükran borcu olduğunu bilir ve bunun acziyeti içinde Rabbine boyun eğer. Ya da yapmış olduğu amelleri kendi kuvvet ve kudretine nispet ederek kendisini, kendi fiillerinin yaratıcısı addeder ve kendince haklı olarak karşılığını bekler. Fakat bu, Rabbin kuvvet ve kudretine bir ortak koşmaktır. Allah (c.c.), bütün iman edenleri bundan muhafaza buyursun. Âmin!
Kişinin amellerine dayanmamasının, onlara güvenmemesinin gerektiği, Allah (c.c.)’nun vaat ettiklerine ancak yine onun rahmetiyle nail olabileceği hususu üzerinde bu denli durduktan sonra insanın aklına şu sualler gelebilir:
’Yapmış olduğunuz amellerle cennete girin.’ (en-Nahl, 16/32), ’Kişiye ancak çalıştığı kadar vardır.’ (en-Necm, 53/39) mealindeki ayet-i kerimeler ile yukarda geçenler arasında bir tezat yok mudur?
Eğer ben bu ameller ile cennete giremeyeceksem neden bu amelleri yerine getirmekle mükellefim?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bu ayet-i kerimeler ile yukarıda geçenler arasında hiçbir tezat yoktur. Çünkü ’Yapmış olduklarınızla cennete girin’ ayet-i kerimesi ve bu manada gelen bütün ayet-i kerimeler her iki tarafın gereklerine uymak zorunda oldukları bir akit manasına gelmez. Bilakis, bu yaratıcının koymuş olduğu bir nizamdır. Yani Allah (c.c.) Rahmeti ile amelleri, vaat etmiş olduğu nimetler için birer sebep kılmıştır.
Özet olarak bizim bu hikmetli sözden anladığımız, anlatmak istediğimiz mana; sebebi kılanın da, o sebebe muvaffak edenin de ve bunların neticesinde mükâfatlandıranın da rahmetiyle mahlûkatını çepeçevre kuşatan Hz. Allah’ın olduğudur.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.