Özlenen Rehber Dergisi

111.Sayı

Hadis ve Sünnet Eğitimi İslâmi Hayatın Kaynağıdır, Hadisin İslâmda'ki Yeri ve Önemi

Muzaffer YALÇIN Hocaefendi Özlenen Rehber Dergisi 111. Sayı
’(Nefsinin) heva (ve heve)si, getirdiğim şeylere tâbi olmadıkça hiç biriniz (kâmil manada) iman etmiş olmaz.’
(İbn-i Ebî Âsım, es-Sünne, c.1, s.45, bab:6, h.no:15)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerek veda haccında gerekse farklı zaman ve zeminlerde irtihalinin yaklaştığını Ashâb-ı Güzin’ine ima etmiş ve ümmetine iki eşsiz kaynak bıraktığını, onlara tutunduklara takdirde dalalete düşmeyeceklerini haber vermiştir. Bu iki kaynağı bazen "Kur’an ve Ehlibeyt" bazen de "Kur’an ve Sünnet" olarak bildirmiştir. Kur’an ve Sünnet apaçık dinin kaynağıdır ve Sünnetin dindeki yeri bizzat Cenâb-ı Hak tarafından belirlenmiştir. En vazıh bir ifadeyle, Peygamber Efendimizin dindeki yeri ne ise Sünnet-i Seniyye’nin dindeki yeri de odur.
Hadis ise, genel anlamıyla "sünnet" olarak ifade edilen, Efendimiz (s.a.v.)’den sadır olan her şeyin yani bu bütünlüğün bir şubesini oluşturur. Kısaca, Efendimiz (s.a.v.)’in sözlerine verilen isimdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in mübarek sözleri herhangi bir beşerin sözü gibi değildir. Bütünüyle Hakk’ın muhafaza ve rahmeti içinde bulunan Risâlet Güneşi Efendimiz’in sözlerinin kıymetini göstermeye, Necm suresinde bildirilen şu ayet-i kerimeler kâfîdir: ’O, hevasından konuşmaz. O (bildirdikleri) ancak vahyedilen bir vahiydir.’ (Necm, 53/3-4)
Efendimiz (s.a.v.), okuma yazma bilenlerin de az olduğu İslâmiyet’in ilk yıllarında Kur’an âyetleriyle karıştırılmasın diye hadislerin yazılmasına müsaade buyurmamıştı. Ancak ilerleyen yıllarda bu endişe izale olduğundan hadislerinin yazılmasına müsaade buyurdular. Bu mübarek sözleri yazma hususunda hususi gayret sarf edenlerden biri de Abdullah b. Amr (r.a.) idi. Bu Sahâbî Efendimiz bu hususta karşılaştığı bir hadiseyi şöyle haber veriyor: Ben, Rasûlullah (s.a.v.)’den işittiğim her şeyi yazıyordum. (Bu şekilde hadisleri) muhafaza etmek istiyordum. Bunun üzerine Kureyş (kabilesinden bazı Müslümanlar bundan) beni nehyetti ve: ’Sen ondan duyduğun her şeyi yazıyor musun? Hâlbuki Rasûlullah (s.a.v.) öfke ve memnuniyet halinde konuşan bir insandır.’ dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim ve bunu Rasûlullah (s.a.v.)’e anlattım. Parmağıyla ağzına işaret etti ve: ’Yaz. Canım yed(-i kudret)inde olan (Allah)’a yemin olsun ki ondan haktan başka (bir söz) çıkmaz.’ buyurdu. (Ebû Dâvûd, İlm, 3) Efendimiz (s.a.v.), bu ifadeleriyle yukarıda zikrettiğimiz Nemc suresindeki âyet-i celileleri en güzel bir üslupla tefsir etmişlerdir.
Öyle ki Efendimiz (s.a.v.)’den nakledilen bir hadis-i şerifin üstünü örtmek, saklamak, yine O’nun (s.a.v.) şu sözleriyle vahyin, Kur’ân’ın saklanıp, hakkın gizlenmesi anlamına geldiği bildirilmiştir: ’Bu ümmetin son (kısmı) öncekilerini lanetlediği zaman her kim bir hadis gizlerse muhakkak ki Allah’ın indirdiğini gizlemiş olur.’ (İbn-i Mâce, Mukaddime, 24)
HADİS VE SÜNNET, İSLÂMÎ HAYATIN KAYNAĞIDIR

İslam, kulun iki dünyasını da düzenlemek gibi bir misyonu olan bir dindir. Bunun en güzel bir tezahürü olarak, Hadis ve Sünnetin güzide bir toplum olan Sahabe Efendilerimizin hayatlarını nasıl etkilediğine, şekillendirdiğine bakmak muhakkak şarttır. Çünkü bugünün Müslümanları olarak Hadis ve Sünnetin hayatımızla ne ölçüde bir münasebetinin olduğunu, hayatımızın ne derecede onlardan nasiplendiğini anlayabilmenin en iyi yolu Ashâb-ı Kirama bakmaktan geçmektedir. Zira onlar Sünnet-i Rasûlullah’ın mazharlarıdır. Meseleye bu açıdan bakılınca, Hadis-i şeriflerin kişiye dönük faydasını artırmak için, "Hadisin dindeki yeri nedir?" sorusunun cevabını arama yanında, esas itibariyle ümmetin her bir ferdi "Sünnetin, benim dini yaşantımdaki yeri nedir?" sorusunu en samimi bir duyguyla kendine sormalı ve cevabını Ashâb-ı Kiram edasıyla aramaya koyulmalıdır. Aksi halde Sünnetin ve Hadisin dindeki yerini ilmi verilerle nakletmek, hak olanı bir kez daha yalın bir ikrardan öteye geçmez.
Hadis ve Sünnetin ehemmiyetinin iyice kavranması için şu da gözden kaçırılmamalıdır ki İslam’ın beş esasından dördü (namaz, oruç, hac ve zekât)nün uygulanabilirliği ve işlerlik kazanması tamamen sünnetin önderliğine ve örnekliğine bağlıdır. Bu, dini vaz’ eden Rabbimizin takdiri ve kullarına da rahmetinin bir eseridir.
HADİS ÖĞRENMEYE TEŞVİK ve ASHAB-I RASÛLULLAH’IN ÖRNEKLİĞİ

Peygamber Efendimiz (s.av.): ’Allah, bizden bir hadis işitip onu ezberleyen ve nihayet (başkasına) aktaran kimse(nin yüzünü güzelleştirsin) ak etsin! Nice fıkıh (kaynağı olan hadislerin) taşıyıcısı olup da onu kendisinden daha anlayışlı olana (aktaran) kimse vardır. Ve fıkıh (kaynağı olan hadislerin) taşıyıcısı olup da (hadislerden hüküm çıkaracak şekilde) anlayış sahibi olmayan kimse vardır.’ (Ebû Dâvûd, İlm, 10) buyurarak Ashâbını Hadis öğrenmeye, yaşama ve başkalarına aktarmaya teşvik etmiş, faziletini beyan etmiştir. Peygamber Efendimizin emirlerine tutunmada emsalsiz aşk ve gayretin kahramanları olan Sahabe-i Kiram efendilerimiz de, dini öğrenme, yaşama ve sonraki nesillere aktarma hususunda birer numune-i imtisal olmuşlardır. Onların bu örnek halleri, Efendimiz (s.a.v.)’den öğrenecekleri bilginin ne anlama geldiğini en iyi şekilde idrak etmiş olmalarından kaynaklanmaktaydı. Öyle ki bir kısmı Hadis-i Şerifleri dinleyip öğrenebilmek için Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yanında kalırken, maişetlerini temin için diğer kısmı nöbetleşme usulüyle çalışır, akşam müzakere derlerdi. Ebu Hureyre (r.a.) gibi nice Suffa Ashâbı da karın tokluğuna ömrünü hadis talimine vakfetmişti.
Sahabe Efendilerimiz, dinin pratiği olarak yani hemen yaşayabilecek şekilleri alışabilmek adına Hadis ve Sünnete en büyük önemi veriyorlardı. Bunu şu anlayış ve inançlarından dolayı yapıyorlardı: Onlar, hayatlarını en ince teferruatlarına varıncaya kadar Rasûlullah’ın söz ve gidişatına uyarak tanzim etmeyi kesin bir şekilde Allah’ın emri olarak telakki ediyorlardı. Ayrıca Sahabe-i Kiram Efendilerimiz Sünnete ittiba ederken, hayatlarını Kur’ân-ı Kerim’in ruhuna uygun hale getiren rehber bir iradeye kendilerini teslim ettikleri şuurundaydılar ve bu şuur ile gönül huzuru içindeydiler. İşte bu sebeple, bütün gayretleriyle Sünnetle amel etme, Rasûlullah Efendimizin ahlâkını hayatlarına ölçü kılma, dünyevi ve uhrevi, ferdi ve ictimai müşküllerini çözüme kavuşturma konusunda son haddine varıncaya kadar Hadis-i Şeriflerden faydalanmaya çalıştılar.
Sıddîk-ı Ekber efendimizin hilafeti zamanında bir nine gelerek ona mirastaki payının ne olduğunu sorar. Ebu Bekir efendimiz, "Senin için Allah’ın kitabında bir hüküm yok. Rasûlullah’ın sünnetinde de (bu hususta) seninle ilgili bir hüküm bilmiyorum. Binaenaleyh sen git de ben (bunu) insanlara sorayım." cevabını vermiş ve halka sormuş. Bunun üzerine Sahâbe’den Muğîre b. Şu’be’nin: "Ben, Rasûlullah (s.a.v.) bir nineye altıda bir (pay) verirken yanında bulundum." demesi üzerine onunla hükmetmiştir. (Bkz., Muvattâ, Ferâid, 8)
Kur’ân’ın nüzulüne şahit olan bu tertemiz nesil (r.anhüm ecmâin), Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hayatta iken müşküllerini Rasûlullah Efendimize sorarak hallediyorlardı. Sıddîk-ı Ekber efendimizin örneğinde gördüğümüz üzere, irtihallerinden sonra da O’nun (s.a.v.) Sünnetini takip ederek aynı çizgilerini devam ettirdiler. Onlar, sadece itikat ve ibadette değil; bir müslümanın sosyal fikri, siyasi ve içtimaî hayatının bütününü Sünnet-i Rasûlullah ile şekillendirmesi yolunda bir ömür yaşamışlardır.
Tarihin birçok devrinde ve günümüzde var olduğu gibi, Peygamber Efendimizin sünnetini terk edip, "biz Kur’ân’ı daha iyi anlarız ve yorumlarız" diyerek kendi nakıs anlayış ve yorumlarını dine katmadılar. Çünkü onlar biliyorlardı ki vahyi getirip onu tebliğ edene uymadıkça, vahyi (âyetleri) O’nun (s.a.v.) gibi anlayıp yorumlamadıkça, Kur’ân’a karşı itaat borcu ödenmiş olmazdı.
Bu teslimiyet, sadakat ve itaat abidelerinden birisi de Hz. Ömerü’l-Fâruk efendimizin oğlu Abdullah ibn Ömer (r.a.) idi. Hâlid b. Esîd’in ailesinden bir adam Abdullah b. Ömer’e sordu ve: ’Ey Ebû Abdirrahmân! Muhakkak ki biz Kur’an’da korku namazını ve hazar namazını (mukimken kılınan namazı) buluyo¬ruz. (Fakat) yolculuk namazını bulamıyoruz!?’ dedi. Bunun üzerine İbn-i Ömer şöyle dedi: ’Ey kardeşimin oğlu! Muhakkak ki Allah Azze ve Celle, hiçbir şey bilmezken bize Muhammed (s.a.v.)’i gönderdi. Binaenaleyh O’nu yapar gördüğümüz gibi yaparız. (Yani o nasıl yapıyorsa biz de aynısını yaparız.)’ (Muvattâ, Kasru’s-Salâti Fi’s-Sefer, 2)
TABİÎNİN VE DAHA SONRAKİ SELEF-İ SÂLİHİN ÂLİMLERİNİN BU TEMİZ ANLAYIŞA HİZMETLERİ
Sahabe-i Kiramdan dini alışan Tabiin ve sonraki nesiller içerisinde yetişen Ehl-i Sünnet âlimleri de aynı istikameti muhafaza etmişlerdir. İmam Şafiî (rh.a.) buna en güzel bir numunedir. Humeydî’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Mısır’daydım Muhammed b. İdrîs eş-Şâfi’î, Rasûlullah (s.a.v.)’den bir hadis nakletti. Bunun üzerine bir adam ona: ’Ey Ebû Abdillâh! (Hüküm olarak) bunu alıyor musun?’ dedi. Bunun üzerine (İmam): ’Beni kiliseden çıkarken mi gördün yoksa üzerimde zünnar mı görüyorsun? Yanımda Rasûlullah (s.a.v.)’den bir hadis sabit olduğu zaman onunla hükmederim, onu naklederim ve ondan vazgeçmem. Şayet o, benim yanımda sabit olmazsa onu nakletmem. Üzerimde zünnar mı görüyorsun ki o (hadisle) hükmetmeyeyim!?’ dedi. (Ebû Nuaym el-Esbahânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, c.9, s.106)
İşte sünneti idrak eden neslin takip ettiği yol bu idi. Bunların hayatlarına Sünnet ve Hadisin tesiri böyle idi. Daha doğrusu Sünnetin kapsamadığı bir hayatları yoktu. İşte burada sormak gerekir ki, "Sünnet ve Hadisin bizim hayatımızda tesiri ne kadardır?.." Sünnet ve Hadisten uzak bir hayatın, mü’min için tehlikeleri saymakla bitmez ve unutulmamalıdır ki; bu uzaklığın getirdiği bir sorumluluk da vardır. "Nasıl bir sorumluluk?" sorusuna verilebilecek en manidar cevaplardan birisini Tabiîn neslinin büyük İmamlarından Said İbn Müseyyib verir. Ömer’in neslinden yaşlı biri olan Ebû Rabâh’tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Sa’îd b. el-Müseyyeb, ikindi (namazının farzın)dan sonra, fazladan iki rekât namaz kılan bir adam gördü de onu uyardı. Bunun üzerine o (kimse): ’Ey Ebû Muhammed! Allah, namazdan dolayı bana azap eder mi?’ dedi. (Sa’îd): ’Hayır! Fakat Allah sana sünnete muhalefet etmekten dolayı azap eder.’ dedi. (Dârimî, Mukaddime, 39)
Bu konudaki bir başka tablo şöyledir. Süfyân b. Uyeyne’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: (İmam) Mâlik b. Enes’den işittim. Ona bir adam geldi ve: ’Ey Ebû Abdillâh! İhrama nereden gireyim?’ dedi. (Mâlik): ’Zülhuleyfe’den, Rasûlullah (s.a.v.)’in ihrama girdiği yerden!’ dedi. Bunun üzerine (adam): ’Ben ihrama Mescid(-i Nebevî)den girmek istiyorum.’ dedi. (Mâlik): ’Yapma!’ dedi. (Adam): ’Muhakkak ki ben, mescitten (Rasûlullah’ın) kabrin(in) yanından ihrama girmek istiyorum.’ dedi. (Mâlik): ’Yapma! (Şayet yaparsan) muhakkak ki ben, başına fitne (gelmesin)den korkarım.’ dedi. (Adam): ’Bunda hangi fitne vardır (ki)!? Bu (yapacağım iş), artıracağım mesafeden ibarettir.’ dedi. (Mâlik): ’Hangi fitne, kendi (nefsi)ni, Rasûlullah (s.a.v.)’in on(a ulaşma hususun)da kusurlu davrandığı bir fazilete ulaşmış görmenden daha büyüktür? Muhakkak ki ben, Allah’ın şöyle buyurduğunu işittim: ’Artık onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir fitnenin gelmesinden veya kendilerine elim bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.’ (en-Nûr, 24/63)’ (İbn-i Arabî, Tefsîru Ahkâmi’l-Kur’ân, c., s.,)
BUGÜN
Hem bu günümüzde hem de kıyamete kadar gelecek tüm zaman diliminde "Ümmet" ancak Sünnetle hakiki anlamına kavuşacaktır. Ümmetin, kimin Ümmeti olduğunu yeniden hatırlayıp bunun hakkını verebilmek için tüm varlığıyla ümmeti oldukları Rasûl-i Kibriya Efendimizin Hadislerine, Sünnetlerine sıkıca bağlanması gerekmektedir. Gerek içtimaî gerekse ferdî, kalbî hayatlarını Sünnet-i Rasûlullah ile bir intizam içerisine almadan iki cihan saadetine kavuşmaları imkan dahilinde değildir.
Ümmet yapısının ve İslamî yapılanmanın özelliği ancak evrensel çaptaki Sünnetle tesis edilip korunabilir. Bununla beraber Sünnet, müminler için ortak bir kültür zeminini hazırlar. Sünnetle yoğrulmuş, her bir şubesinde peygamberî izler taşıyan bir hayat.... İşte bu sebeple Sünnet bilgisini günümüze taşıyan Hadisler, ümmetin sosyal yapısının belgeleri niteliğini taşırlar. Hadisler kalkarsa toplumun dimağında, kalbinde, ümmet yapısı korunamaz. Şu halde Hadis-i şerifler tarihi bir vesika değil, müslümanın itaat hayatı ve ilâhî nizamın bir rüknüdür.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) Hazretleri Habibini en iyi şekilde anlayıp hakkıyla itaat etmeyi nasip eyledin....
Ve’sselâmü alâ men ittebea’l-Hüdâ...

Medyun O’na cemiyeti, medyun O’na ferdi;
Medyundur O ma’suma bütün bir beşeriyet,
Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!’

M. Akif Ersoy

Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

  • KURUTLUŞ AKPINAR

    allah razı olsun efendim.bizleri her zaman olduğu gibi bilgilendirip yazdığınız için.

2 kişi yorum yazdı.