Özlenen Rehber Dergisi

170.Sayı

ULEMANIN İSTİKLALİ

Ömer Faruk EJDER Özlenen Rehber Dergisi 170. Sayı
’FâsıkFukahânın’ ’kötü idarecilerin’ ’düzenbazsûfîlerin’ ’rüşvetçi kadıların’ ittifakının foyasını ortaya çıkarttılar. Ulema bağımsızlığını nasıl muhafaza etti?
MuhaddisYezîd b. Zerî’ in (183h.) babası Irak’ın Ubulle şehrinin valisiydi. Öldüğünde miras olarak oğluna büyük bir servet bıraktı. Yezîd’in babası devlet memuru olduğundan ondan kalan mirası almayı reddetti. Ebu’l KâsimBâcîel-Endelûsîde (493h.) babasının sultandan hediyeler aldığı için, kalan yüklü miktardakimirasını almayı reddetti. Bu ilginç rivayetleri İmam Zehebî(748h.) nakletmiştir. Bu rivayetler, ulema camiasının ve onların devlet ile münasebetlerinin ağır şartlara ve çetin durumlara bağladığını göstermektedir. Bu ağır şartlar, ulemanın İslâm tarihinde bağımsız bir duruş sergilemek istediğini göstermektedir.Ulema böyleceyüzyıllar boyunca;şerîat, fetva, kaza(yargı)ve eğitim müesseselerinin hamileliğini sürdürdü.Ulema camiası, her daim kendisiyle devlet otoritesi arasına mesafe koymayı önemsedi. Genel akım çerçevesi içinde ulema camiası, ümmet ve toplum yörüngesinde saf tuttu.İslâm fukahâsı metodik ve sistematik bir şekilde ümmetin rolünü yüceltiyor; devletinkini ise daraltıyordu.
Makalemizdefukahânın, özellikle ulema camiasının siyâsî otoriteye karşı koyduğumesafeyi ele alacağız. Zira mesafe koyma durumu, ulemanın siyâsî otorite arasındaki çerçeveye dâhil olmaktadır. Ancak burada bizi ilgilendiren husus ulema camiasının kendisine bağımsızlığı tayin etmesidir. Bu durum ümmetin vicdanında ulemanın yerini müstesna kılmıştır. Bunun neticesinde ulema, eğilmeden-bükülmeden ve hevâdanuzak, sağlam ve saygın ilim üretti. Bununla beraber bazı ulemanın siyâsî yörüngede deveran ettiği, hatta menfaat için geçici deveranlık yaptığı da vakidir.
Mesafelerin koyulması
Fukahâ, ilim camiasıyla devlet otoritesi arasındaki mesafeyi iki seviye üzerinde yoğunlaştırdı. Birinci seviye:İlmî camiaya yönelik geliştirilen dâhili hitap seviyesidir. İkinci seviye:Fukahâ,avam halk ile kendileri arasındaki mesafeyi ve bu mesafenin türlerini belirledi.
Birinci seviye ile alakalı söylemler ilmî camiayı temel almakta. Bu seviyede ulema, idareciler ve yöneticilerden maaş, hediye veya mükâfatlaralmaları konusunda veyahut onlarla içli dışlı olmamaları hususunda mütemadiyen uyarılmakta. İmam Süfyan-ı Sevrî(161 h.) sultanın savaş ganimetinden dağıttığıve kendi hissesine düşen payı almadığını şu sözlerle izah ediyor: ’Bu malın bana helal olduğunu biliyorum ancak idarecilere karşı kalbimde sevginin doğmasını kerih görmekteyim.’
Görünen o ki hicrî 5. yüzyılda, devlet müesseseleri ve toplum örgütlenmesi yerleşmeye başlamış, mescitlerden bağımsız medreseler ve seçkin ilmî fıkhî mezhep kurumlarının hayata geçirilmesiyle beraber, devlet idarecilerinden hediye almalar yaygınlaşmıştır. Bazıları bunun ulemanın iktidara karşı bağımsızlıklarını baltalayacağından endişe duyuyorve ilk İslâm döneminden sonra değişen duruma işaret ederek bu fonlara artan bağımlılığa karşı ulemayı uyarıyordu. İmam-ı Gazzâlî’ninİhyâ’da belirttiği gibi ’Hükümdarların nefsleri ancak kullanabilecekleri ulemaya mal vermeye müsaade ediyordu. Onlarla çokluk oluşturmayı ve hedeflerine onlarla ulaşmayı gaye ediniyordu. Onların meclislerine katılarak kendilerini güzel göstermeleri, hükümdarların gıyabında ve huzurunda kendilerine dua ve senada bulunmaları ve onları övmeleri için ulemaya vazife verilirdi.’ İmam-ı Gazzâlî bu meseleyi daha da detaylandırarak, ulemanın hükümdarlarla alakayı tamamen kesme derecesine vardırdığını söyler.Şimdi ise, sultanlar ancak kullanabileceklerine ve kendilerine yağcılık yapabilecek karakterde olup çirkin amellerine yardımcı olanlara, meclislerinde kaypaklık gösterenlere, daima yapmacık bir şekilde duâ, medh ü senâda bulunanlara, huzurunda ve gıyabında kendilerini tezkiye edip ifrat derecesinde övenlere atiyye (bağış) ve hediye verirler. Eğer sultanın hizmetine koşmazsa, onu övüp duada bulunmazsa, idareye yardım etmezse, onun yaptığı kötülükleri, kabahatlerini ve zulmünü örtmezse, sultan ona bir tek dirhem dahi vermez. Hatta o adam İmam Şâfiî’ninâyârında bir kimse olsa dahi...
Bu bakımdan şu zamanda bu mahzurlara götürdüğü için sultanların malının kesin olarak helâl olduğu bilinmediği takdirde, onlardan hediyeler kabul etmek câiz olamaz. Acaba haram olduğu bilinen veya haram olduğu hakkında şüphe edilen bir mal nasıl helâl olur? Bu bakımdan onların hediyelerini alıp kendisini sahâbe ve tâbiîne benzeten bir kimse, âdeta melekleri demircilere benzetmiş olur! O halde onlardan mal almak; onlarla haşr ü neşr olmaya, onların isteklerini gözetmeye, hizmetlerine koşmaya, zilletlerini kabullenmeye, kendilerini övmeye, kapılarına sık sık gidip gelmeye yol açıp muhtaç etmektedir.1
Batı İslâm âleminde, Şentrînîel-Endelusî’nin(542 h.)’Zahîre’ adlı eserinde,çağdaşı olan âlimlerin ve şehrindeki âlimlerin yaptıklarını yadırgadığını görmekteyiz. ’Hükümdarlardan pis vergileri aldılar ve o pis lokmayı yuttular. Onların şûrâ ehli fukaha olduklarını zannediyordum. Hâlbuki aldıkları bu maaşı gizlemişler. Onların ileri gelenlerinden birisinin, sırada beklediğini ve talebinde ısrar ettiğini işittim ve onun durumu bana ayan oldu. Örnek olacak ulemabunu yaparken ne yaptıklarının farkındadır. Allah onları bize örnek toplum kılmasın.’
Uyarı ve sakındırma
Muhaddis Ebu Şuca’ Deylemî(509 h.) der ki: ’ Kötü âlimler bu ilmi ticaret haline dönüştürdüler, nefsleri uğruna zamane hükümdarlarına bunu satıyorlar, Allah onların ticaretini kazançlı kılmasın.’Mu’tezilî olan Zemahşerî (539 h.) inkâr suretinde kendisine şu soruyu sorar: ’Kötü âlimler şerîatınazîmet bahislerini eserlerinde cem ettiler, daha sonra kötü idarecilere ruhsat verip kolaylaştırdılar.’
Karâfî (626-684 h.) devlet ölçülerine göre fetva veren fukahâyı uyarmıştır. ’İhkâm fî temyiz el-fetâvâani’l-ahkâm’ adlı
eserinde der ki: ’Bir mesele hakkında zor ve hafif bir fetva bulunsa,müftü de avam halka zor fetva ile amel etmeyi emretse, havasa kolay ile amel etme fetvasını vermesi caiz gelmez. Bunun manası, Müslümanlarla eğlenmek, fâsıklık ve dine ihanet manasına gelir vekalbinin Allah’ı tazim etmediğine delildir.’
İşte tam burada imam Karâfî, fakîhinvicdanına ve haşyetinin hakemliğine başvurur. Âlimlerin çokça vurguladıkları haşyet hususuna işaret eder. Onların sanki ilmi, din ve vicdandan ayırmadıklarını vurgular. Nitekim haşyetsiz ilim âlimi bağımsızlıktan soyutlar.Hevânın kefesi ilmin kefesine ağar basar. Halk bu tür âlimleri alaya alır ve toplumdaki tesirleri büyük ölçüde yok olur.
TâceddînSübkî (771 h.) uyarının çıtasını en zirveye çıkartır. ’Tabakâtu’ş-Şâfî’yye’ adlı eserinde, idarenin bozulmasının mesuliyetini bazı bozuk âlimlere yükler. Şiddetli vurgu ile şunları söyler: ’Hükümdarları ancak fâsık ulema telef eder. Zira ulema sâlih ve fenalık arasındadır. Sâlih ulema umumiyetle hükümdarların kapısına varmaz. Fena ulema ise umumiyetle onların yanına sokulur ve neticede de hükümdarlarınhevâsına göre hareket eder ve büyük musibetleri kendilerine küçük gösterir. Bu kimse halk üzerinde bin şeytandan daha kötüdür. Nasıl ki sâlih bir âlimin bin âbidden daha hayırlı olduğu gibi.’
TakiyuddînŞâfi’î (829 h.)’Kifâyetu-l- ahbâr fî halli ğâyeti’l-ihtisâr’ adlı eserinde der ki: ’Müslümanların en fâsığıkötü fakih ve sûfîlerdir. Çünkü onlar zalimlerin içki içip çeşitli günahları işlediklerini bildikleri hâlde onların yanına gidip gelen kimselerdir. Bu zalimler haksız vergi toplar, nefsi emmâreleri ile hareket ederek insanlara zulüm eder, onların kanlarını döker, peygamberlerin getirdiği vahye davet edildikleri zaman da davetçileri bastırır. Bu fukahânın ve sûfîlerin yaptıklarına asla aldanılmasın.’
Sözlerinin devamında, fâsid ulemanın hükümdarlarla haşr ü neşrinin, yaptıkları zulüm ve günahlarını, halk nazarında miskinlere hizmet kisvesi altına bürünmüş olsa bile, meşrulaştıracağı uyarısında bulunuyor. ’ Musibetlerin en büyüğü, zalimlerin batıl yolla elde ettikleri malları, daha sonra onunla yemek pişirerek fakirlere sadaka olarak dağıtmaktır. Böylelikle o malın fenalığı onlara da geçmiş olur. Bundan daha büyük musibet de kötü fakîh ve sûfîlerin bu zalimlerin sıralarına oturmalarıdır. Bu ahmaklar bilmezler ki bunu yapmakla kendilerini harama yaklaştırırlar.’ O, zalimlerin sofralarında fukahânın hazır bulunmaması gerektiğini bildirir. Zira o yerler ’ zalimlerin temsilcileri olan rüşvetçi kadılar, ayak takımı, polis-zabıta gibi kişilerin mekânıdır.’
İlmî mekânetin (konumun) himayesi
Usûlcü âlimlerfâsık ulemadan ilim tahsili hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ulemanın umumu, müftü olabilmenin şartlarından vera’ (takva) sıfatını şart koşmuşlardır. Hiç şüphesiz vera (takva) âlimin devlet idaresi ile alakasını kapsar, hükümdara nasihati ve fiillerini yönlendirmede önemli vazifeye haizdir. Dikkate şayandır ki Karâfî ve Sübkî, fukahâ ve müftüleri vasfederken ’fâsıklık’ kavramını kullanmışlardır. Bu ıstılah,fukahânın kullanımında ağır bir kelimedir. Bu isimle ancak büyük günahkârlar vasıflandırılır.
Lakin onları bu kavramı kullanmaya sevk eden mühim bir boyut vardır. Bu da ilim camiasının bağımsızlığı ile alakalı olup onların heybetini ve itibarını korumaya yöneliktir. Fakîhin halk üzerinde haşyet ile bezenmiş ilmî otorite üstünlüğünden hariç herhangi bir otoritesi bulunmamaktadır. Bu durum âlimlere heybeti kazandırır ve karşılıklı saygıyı doğurur. Bu da avam halk nezdinde taklit otoritesini meydana getirir. Ancak mevcut heybet zail olur veyahut ona kötülük arız olursa bu durum; fıkha, şerîata ve kanun vaz etmeye olumsuz akseder. Ateist akımların birçoğu ulemanın ahlakı-tutumu yüzünden ortaya çıkmaktadır.
Avam halkulemayı, daima dîninmücessemleşmiş nazarıyla değerlendirir. Dîni taşıyan ve kendisinedînin taşınmasındaki ayırımı fark edemezler. Bu sebepledir ki dînin kâmilen muhafaza edilmesi adına enağır söz ve iç tenkit fukahâdan ilmî camiaya yönelik gelmiştir.Bir kimsehata veya bilerek bir hata işlediğinde o kişinin hatasının, âlim de olsa, derhal yadırganması takrir edilmiştir. İbn Hacer Heytemî(973 h.)’Fetâva’l-fıkhiyye’l-kubra’ adlı eserinde: ’Ulemanın birbirlerine iltimas-hatır gönül koymaması, Allah’ın en büyük nimetlerinden olup bu ümmetin en büyük meziyetlerinden biri’ olduğunu vurgular.
Ali b. el-Medînî (243 h.), Kur’an’ın mahlûk fitnesi meselesinde,Mu’tezilî kadısı Ahmed b. EbîDuâd’ın hizmetine girdiğinde, Ahmed b. Hanbel-aralarında ülfet ve uzun tedrisat müddetin varlığına rağmen- onu terk etmiştir. Zehebî’ye göre;İbnEbîDuad’ın Ali b. el- Medînî’ye iyilik yapmasının onun hemşerisiolmasından ve başka bir sebepten olduğunu belirtir.’ Zehebî bize diğer sebebi zikretmemiştir. Belki de bu diğer şey âlimler hakkında kerih görülen bir şey olabileceği kanaatini taşımaktadır.
İbn Recep el-Hanbeli (795 h.) döneminin çirkin adetlerini şöyle hikâye eder: ’Bu durum Ali b. el-Medînî’ye ağır geldi ve sanki kendisinemürted olmuş bir kimse gibi bakıldı. Ahmed b. Hanbel ondan rivayeti terk etti. Keza İbrahim el- Harbî (285 h.) ve diğerleri ondan rivayet etmeyi terk etti. Hafız İbnReceb el-Hanbelî’nin naklettiği bu rivayetler, ulemanın şeriata olan titizliklerini ve şer’î kanun vaz etme hususundaki titizliklerini gösterir. Fıkıh ve fukahânın dünyevî metâya dönüşmemesi ve onun içinde eriyip yok olmaması için bu husus önem arz etmektedir.
Ulema bu bab altında diğer ulemayı, hükümdarlara itimat etmemeleri hususundauyarmıştır. Hatta Mahmud b. İsmail el Hayrbeytî (843 h.) gibi âlimler bu konu hakkında hususi kitaplar telif etmişlerdir. Celâleddîn Suyûtî (911 h.) de bu konu hakkında kitap telif edenler arasındadır.
Halkın (avamın) dili
Ulemanın siyâsî otoriteyle aralarına mesafe koymalarıonların güncel meselelerin takibini bıraktıkları manasına gelmez. Onlar tarih boyunca fukara ve mazlumların sözcüsü olmuşlardır. İşte burada ulemanın halk ile münasebeti ve halkın ulema camiası ile siyâsî otorite arasında koydukları ikinci seviye gelmektedir. Halk, ârız olan her hadisede ulemanın yanına giderdi. Ulema ilmî ve içtimaî (sosyal) müessese konumundaydı, toplumun hallerini okur, aksayan noktaları tespit eder, hâkim olan akımların esiri olmadan toplumun müşkülünü çözerdi. Bundan dolayıdır ki Nizameddin Nisâbûrî (850 h.) Kur’an tefsirinde şöyle der: ’Kötü âlimler avam halkı tama’ ve isteklerle kandıran, talep ve içtihat yolunu kesenkimselerdir.’
Fukahânın bağımsızlığına bir misali de şehit kadı EbâAbdillah b. el- Ferrâ el- Endelusî’nin(514h.),Endelüs ve Mağrip’tekiMurâbitî devletinin emiri Ali b. Yusuf b. Tâşifîn el-Lemetûnî’ye (537 h.) yazdığı mektupta görmekteyiz. Askeri hamleleri finanse etmek için emir, vergi toplanmasını emreder. Kadı Ebâ el-Ferrâ kendisine şu mektubu yazar: ’Yardım adı altında toplanan bu mal, fakirlerden, yetimlerden ve miskinlerden gasp ve zorlama yoluyla toplanmıştır ve bundan sen sorumlusun, bütün bunlar amel defterine yazılacaktır, zannediyorum bazı kötü âlimler seni bu yola sevk etmiş olabilir.’ Emir bu mektubun tesirinde kalarak topladığı vergilerin üçte birini sahiplerine iade etmiştir. Zehebîbu rivayeti ’Târîhu’l-İslâm’ adlı eserinde nakletmiştir.
Bu duruş İmam İzz b. Abdüsselam (660 h.) gibi âlimlerde de görüldü. Ümmetin faydasına yönelik ve halkın işleriyle hemhal olmasıyla şöhret bulan bir fakîhti. Siyâsî otoriteye karışmadan toplumun meselelerine destek çıkan bir âlimdi. Hatta öyle ki onu ’Sultânu’l-ulemâ’ ’Hükümdarları satan’ lakabıyla andılar.
Memlüklü Sultan ZâhirBaybars (676 h.)Tatar ordusuna karşı savaşın mali ihtiyaçlarını karşılamak üzere Şam ehline vergi koydu. Zamanın ulemasından da caizdir fetvasını aldı. Ancak İmam-ı Nevevî bütün bu fetvaları reddederek sultanı karşısına aldı. Sultan, hakikatini duymaktan korktuğu için ona fetvaları reddetmesinin sebeplerini sordu. İmam-ı Nevevî dedi ki: ’O zaman hükümdar AlaaddinBendekdar’ın kölesi ve hiçbir malının olmadığını biliyordum. Daha sonra Allah sana imkân verip Müslümanların başına hükümdar kıldı ve senin birkaç bin köleye sahip olduğunu işittim. Her kölenin atının semer kuşağının pahası bin dinardır. Üstelik iki yüz cariyen var ve her bir cariyenin bir mücevher sandığı var. Bir mücevher sandığının pahası on bir dinarı aşmakta. Bütün bu saydıklarımı savaşın mali ihtiyaçları için infak ettikten sonra halktan vergi alabilmene fetva veririm!’
Keskin (vakarlı) duruş
Ulemanın bu keskin duruşu sadece adil olmayan hükümdarlarayönelik değildi, adil olanlara da aynı duruşu sergiliyorlardı. İlmî camianın bu ahlâkî ve metodik mesafeli duruşu zaruret babındandı. Böylelikle ulema heybetini ve merkezini korumuş oldu. Ulemanın ve fukahânın gerçek hayattaki bu duruşu sadece siyer ve biyografi kitaplarında yazılı değil; bilakis bu anlayış fıkıh ve usûlcünün ders metnine girmiş, ta ki sonraki ilmî nesiller bu mirasa sahip çıkabilsin. Hanefî ve Mâlikî mezhebinin cumhur uleması adil olmayan hükümdara zekât verilmesinin caiz olmadığını belirtmişlerdir. Çünkü şer’an sarf edilecek yerlere vermemişlerdir. Bilakis böyle harcamakla şerîatın tahsis ettiği yerleri zayi etmiş olurlar. Bu durum,topluma fayda olmaktan ziyade zarar verecektir.
Vakıa odur ki bu tarzdaki fetvalar sadece ulema ve hükümdarlık müessesi arasında değil, ilmî camia/ümmet ve hükümdarlar arasında da mesafe meydana getirir. Bu keskin duruşun, hükümdarlığın otoritesine manevi ceza indiren ve maksat güden boyutları vardır. Bununlahükümdarın halk tarafından sevilmediği kendisine hissettirilir.
Hakikat odur ki birçok fukahâ umdukları ıslahı gerçekleştiremediklerinde hükümdarlara karşı keskin duruş ve tavır alırlardı. İmam Mâlik, fitneler arttığında, halife de gerçekleştirmek istediği hedeflere onu alet etmek ve halk nazarında kendine meşruiyet alanı kazandırmak istediğinde, omescid-i nebevîde kıldığı namaza ve verdiği derse bir müddet ara vermiştir. İmam Mâlik’in buradaki duruşunu siyâsî ve toplumsal hayata karşı girişilen bir greve benzetebiliriz. Bundan dolayıdır ki Kurtubî ’Tezkire’ adlı kitabında Mâlikî imamların cemaat ve Cuma namazından geri durmalarının sebebini, hükümdarın kendi hedeflerine varmak için onları kullanmak istemeleri şeklinde açıklar. Veyahut da Kurtubî’nin kendi tabiriyle diyecek olursak: ’Sultanın ayağına gitmemesi için.’
Bağımsızlık meselesi sadece fukahâ ve şerîat ulemasında sınırlı değildi; bilakis, birçok ilmî katmanların farklı yönelişlerini de kapsadı. Zehebî’nin ’Zahidâbid’ olarak nitelediği ilk Mu’tezile ulemasından Vasıl b. Atâ (131 h.)ve Amrb.Ubeyd (144 h.) hükümdarlardan uzak duran kimselerdi ve onlara yakınlaşmanın haram olduğuna kaillerdi. Abdülkâhirel-Bağdâdî (429 h.) ’el-Fark beyne’l-firek’ adlı eserinde diyor ki: ’Ebu Musa el-Muzdâr (226 h.)nakleder,Bağdat’ın Mu’tezile reisleri’Sultan ile irtibatta olanların kesin küfre girdiklerini’ söylerdi.’ Onun selefi olan Mu’tezile uleması, sultan ile irtibatta olanlar hakkında ne kâfirdir ne de mümindir diye fetva verirdi. Müzdar’ın - görüşü radikal olmakla beraber- Mu’tezile ulemasının veya bazılarının o dönemdeki düşüncesineışık tutmaktadır.
Erken bölünme
Fukahâ, tarihî açıdanhükümdarlardan hediye ve mükâfatlar kabul etme hususunda ikiye ayrılmışlardır. Bazıları prensip gereği her nerden geldiğine bakmaksızınhediyelerin kabul edilmesini reddetmişlerdir. Bu cumhurun görüşüdür. Bu hüküm, ulemanın fetva verme bağımsızlığına ve bütün kayıtlardan âzâde olmasına kefildi. Zira böylelikle hükümdarın malına veyahut makamına tamah etmemiş oluyorlardı.
Bu ulemanın başında İmam-ı EbuHanîfe (150 h.)gelmektedir. Abbâsî halifesi Mansur’un (158 h.) kadılık yapma teklifini reddetmiştir. Çünkü o ’hükümdarın malından kaçan biriydi’ ve ipekkumaşı ticareti yaparak, duruşunda ve fikirlerinde
ilmî bağımsızlığı böylelikle kendisine garanti etmiş oluyordu. Hatip Bağdâdî’nin’TârîhuBağdad’ da belirttiği gibiSüfyan-ı Sevrî, Buhârâ’dayaşayan amcasının miras hissesini işleterek yağ satardı.
Ebu Nuaym el- İsfahânî’nin (430 h.)’Hilyetü’l-evliyâ’ adlı eserinde rivayet edildiğine göre,ticaret ile uğraşmasını yadırgayan bir talebesine Süfyânşöyle bir cevap verdi:’Eğer bu olmasaydı, Abbasîler beni mendil gibi pisliklerini silmede kullanırlardı.’ Beyhakî (458 h.)Yine Sevrî’den naklettiğine göre şöyle demiştir: ’Sultanın etrafına gidip de onunla çok haşır neşir olup düşüp kalktı mı bir âlim,o hırsızdır;zenginlerin yanına sığındığını görürsen bil ki o mürâîdir. (riyakâr)Sakın ha kandırılanlardan olma’haksızlığı gideriyor veyahut mazlumu savunuyorum’ diyenlerden olma! Zira bu İblis’in bir hilesi olup ulema bunu merdiven (araç) olarak kullanır.’
Yine bu kısma dâhil olan ulemadan Fudayl b. İyâd (187 h.) vardır. Hatip Bağdâdî’nin rivayet ettiğine göreçok fakir ve muhtaç olmasına rağmen hükümdardan mal almaya çekinirdi. İmam İbn-i Kesîr’el-Bidâye ve’n-nihâye’ adlı eserinde şu rivayeti nakleder: ’Ahmed b. Hanbel (241 h.) de bunadâhil olup, devletten gelen mükâfatları kesinlikle kabul etmezdi.Hatta,hükümdarın ziyarette bulunduğu sıradaakrabasınınevine girmeyi reddetmiştir. Akrabaları hükümdardan yardım aldıkları için onlardan herhangi bir şeyi almayı kabul etmemiştir.’
Bununla beraber Ahmed b. Hanbel, siyâsî otoriteye karşı ayaklanmayı destekleyen bir âlim değildi. Bu anlayış,ulema ile devlet müessesi arasına mesafe koymanın ve ona karşı ayaklanma veyahut çatışmaya girmenin farklı şeyler olduğunu teyit etmektedir. Dolayısıyla iki mesele arasındaki yöneliş bağımsız olup birbiriyle ilişkilendirilemez.
Diğer kısımdaki ulema ise hükümdarlardan gelen hediye ve mükâfatları kabul etmiştir. Onların kabul etme gerekçesi olarak sundukları husus, yaşadıkları dönemin sosyal ve iktisâdî durumun hediyeleri reddetmeye müsaade etmemesidir. Bu imamlar arasında Mâlik b. Enes (179 h.) vardır. Kadı Iyâd, öğrencisi Mâlik b.İmran Sadefî’den naklettiğine göre demiştir ki: ’Mâlik’in yanına girdim ve ona hükümdarların hediyelerini sordum. Bunu ’Kerih görürüm.’ dedi. Kendisine dedim ki: ’Eğer kabul ederse?’ cevaben dedi ki: ’Hem benim günahımı hem de kendi günahını mı yüklenmek isti yorsun.’
Abbâsî halifesi Mütevekkil, (247 h.) Ahmed b. Hanbel’in,ilim ehli olan bazı evladına aylık dört bin dirhem maaş bağladı. Babaları Ahmed bunu yadırgayarak: ’Bu malı neden alıyorsunuz? Sınır boyları askerlerden azade (boşalmış) ve savaş ganimeti sahipleri arasında henüz taksim edilmemiş!’ Ahmed b. Hanbel itirazınıngerekçesini dağıtımdaki adaletsizliğe dayandırıyordu. Ve sonra şunu ilave etti: ’ Eğer bu mal hakkı ile alınmış olsa ve ona herhangi bir zulmün ve haksızlığın karışmamış olduğunu bilsem, almanızı önemsemezdim.’
Bağımsızlığın dinamikleri
Şî’î dünyada, bu mesele yüzündenyüzyıllarca ilmî ve fıkhîfırtınalar koptu. Safevî devlet hükümdarlarının yüksek dînî mürşidi olan Şeyh KerkiyyuÂmilî(940 h.) devletten hediye almanın mübah olduğunu söylemiştir. Oysa bu yönelişi Şî’î miras fıkhı reddetmektedir.Kerkiyyu’nun fetvasına arkadaşı ve çağdaşı şeyh İbrahim Katîfî (950 h.)karşı çıkmıştır. Bu ihtilaf,Şî’î camiada ve seçkinler üzerinde ciddi tesir meydana getirmiştir. Siyâsîhavâdisve Havzeviyye2 alanlarında bu ihtilafın tesirlerinin neticeleri günümüze kadar canlılığını korumaktadır. Bir gurup hâlâ hükümdarlarla haşır neşir olmayı yasaklamakta ve onlardan hediye kabul etmeyi reddetmektedir. Diğer gurup ise onlarla muamele içine girmeyi mübah görmekte, özellikle de günümüzde dînî seçkinler, tarihsel hükümdar mevkiindedir, veren ve yasaklayan kendisidir artık. Çağdaş İran’da ’Veliyyu’lFakîh’in durumu gibi.
Fukahânın geçim kaynakları meselesinigenel olarakderinlemesine düşünmeliyiz. Fakîhin ilmî içtihat ehliyetine sahip olabilmesi için bazı ağır şartlar vaz edilmiştir. Bu ilmî dereceye vasıl olabilmesi için mutlaka ders ve tedrisata tamamen yönelmesi gerekmekte. Bu durum da çoğu zaman onun geçim kaynaklarını engellemekte.
İbnü’lCevzî’Saydu’l-hâtir’ adlı eserinde bu hususa işaret etmiştir.Sultanlardan hediye ve bağış almamaları konusunda fukahâyanasihat verir ta ki verecekleri fetvalar ilmî olmayan tesirlerden uzak olsun. Eserinde şöyle der: ’ Ey filan, bazı ulemanın sultanların kapılarına gitmelerine iltifat eyleme; âlim ve ilim için uzlet daha koruyucudur, ulemanın bu hususta kaybettikleri kazandıklarından kat kat fazladır. Fukahânın efendisi Said b. Müseyyib (93 h.) valilerden çekinmezdi.Eyâlim,seni iffet sahibi kılan kazançta çaba sarf et ki tama’dan beri olasın.’
Fukahâ, âlim ve müftülerin bağımsızlığını sağlayacak uygun ortamlar oluşturdu. Hatip Bağdâdî’nin’Fakîhve’l-mutefakkih’ adlı eserinde Mâlikîlere göre,fetva meselesi misalinde, müftüye maaş verilmediğinde fetva karşılığında ücret alabileceği hükmü yazmaktadır. Zira fetva ehliyetine ondan başkası sahip değildir. Yine devlette resmi müftü vazifesine getirilecek kimsenin tayini,objektif kıstaslaragöre ulema tarafından yapılıyordu. Müftünün tayini devlet otoritesine bırakılmıyordu. Zira devlet, müftülüğe tayin etmek istediği kimseyi, ilim ehli kimselere ve meşhur fukahâyasoracaktır. Hükümdar da ilim ehlinin ihtiyarına itimat eder.
Kadılık (yargı) alanında, kadılık makamına geçecek fakîhin o makama geçmeden önce kendisine zengin olacak kadar mal verilmesi fıkhî şartlardandı. Ebu’lVelîd el Bâcî, ’Müntekâ’ adlı eserinde: ’ Kadılık vazifesine geçecek kimsenin önce zengin kılınıp borçları ödenecek ta ki kendisini kadılığa tahsis edebilsin ve halini zedeleyebilecek rüşvet ve hediyeleri kabul etme gibi bir duruma düşmesin.
İslâm tarihinin çoğu dönemlerinde ilmî camianın ve özellikle de fukahânın,bir dizi eğitimsel,metodolojik frenlemelere ve mali dayanaklara itimat ettiği görüldü. Bu şekilde, düşüncede ve duruşta, siyâsî otoriteden bağımsız olma mücadelesi vermede zikredilen mekanizmalardan yararlanırdı.
Bu en önemli mekanizmalara aşağıda değineceğiz.
a)
Çalışarak rızık kazanma
Ulema, muhaddisler ve diğerleri, İslâm tarihinin ilk dönemlerinden itibaren, ilmî bağımsızlığın en büyük kapısı olan mali bağımsızlığı elde etmek için çok çaba sarf etti. Muhtelif ticari faaliyetlere yöneldiler. İlmî üretimin yanında birçok zanaat sahibi oldular. Hatta öyle ki ilmî ortamlarda, mezhep ve biyografi kitaplarında meslek ve zanaatları ile tanınır oldular.Onlardan kimisi marangoz, bazısı terzi, diğeri bezci, bir öteki debbağ, bir diğeri boyacı, alçı ustası, esansçı, kuyumcu,kâğıtçıve kitapçı idiler.
Bu konuda daha geniş malumat edinmek isteyen, İmam EbiSa’dSem’ânîMervezî’nin (562 h.)’Ensap’ adlı kitabına başvurabilir. Sanat ve meslek erbabı yüzlerce âlimin hayat hikâyesine değinmiştir. Daha eskilerde iseulema biyografisi hakkında yazanlardan biri de Ebu Muhammed b. İshak Sa’dî el-Herevî’dir. Bu konuda ’Sunna’ mine-l fukahave’l-muhaddisîn’ adlı eseri telif etmiştir.
Günümüzde ise araştırmacı Abdulbasit b. Yusuf el-Garîb’Turfefîmennusibe mine-l ulemâi ile mihnetin ev hirfetin’ adlı bir eser telif etmiştir. Bu eserde yaklaşık 1500 âlimingeçimlerini temin ettikleri 400 farklı meslek-sanat kollarına yer verilmiş. Bu meslekler ulemayı sultanların hediyelerine ve mükâfatlarına karşı müstağni kılıyor ve böylelikle ulema,ilim tedrisatına yönelebiliyor ve hatta birçok durumda da talebelerinin geçimlerini üstlenebiliyordu.
b)
Terbiye ve tezkiye mekanizmaları
Şerîat âlimi, içtihat ehli olmadan önce birçok ilmî, terbevî ve tezkiye merhalelerinden geçiyordu. Bütün fıkhî mezheplerde, bir kimsenin derin ilme vakıf olduğu ancak o kişinin hocaları şahitlik yaptığında geçerli oluyordu. İhtisas edindiği ilimlerde bazı sınavları geçmesi ve bu ilmi icra edebilecek seviyeye gelebilmesi gibi. Hatip Bağdâdî’Fakîhve’lmutefakkih’ adlı eserinde İmam Mâlik’in sözünü bize naklediyor: ’Ehliyet sahibi olduğumayetmiş tane hocam şahitlik yapmadan fetva vermedim… Bir kimse kendisinden ilimce üstün olan kimseye sormadan kendini ehil görmemeli.’ der.
Şâtibî (790 h.) fetvadaki kargaşayı, kendilerini bu alana ilim sahibi olmadan dâhil eden sözde ulemadan kaynaklandığını belirtir. Selef ulemasının ameline muhalefet edenlerin sebeplerinden bazılarını zikreder: ’Âlimin içtihat ehli olmaması, kendisini yanlışlıkla veya dalavere yoluyla bu alana dâhil etmesi, onun ehliyet sahibi olduğuna rütbe ehli ulemanın şahitlik etmemesi, ne de onu ulema camiasının içine dâhil, ehil olduğunu görmeleri ya da o kimsenin zemmedilen birisi olması.’
Muhtemeldir ki Şâtibî ’ o kimse zemmedilenlerdendir’ibaresinde, âlimi, toplumun ve devletin baskısına karşı mesafe koyacak metodolojik frenleme mekanizmalarına sevk etmesi için bu hususu zikretmiş olabileceğine işaret etmektedir. Dikkat ederseniz,âlim, devlet otoritesine yakınlaştığında, ilmî camia ve özellikle de mezhebi ortamdan dışlanacağı endişesini taşımakta.Bu durum ulemayı lekeler, ilmî konumuna halel getirir ve talebeleri azalır. Hatta talebelerin rağbet azlığından ilmî ders halkaları ortadan kalkar. Halkın bu gibi kimselerin ilminden ve fetvalarından uzaklaşmasından bahsetmiyorum bile.
İbn Recep Hanbelî’nin, muhaddislerin imamı İbnü’lMedînî’yi nasıl vasfettiğinidaha önce zikretmiştik. Ona, EbîDuad ile irtibatından dolayı sanki dinden irtidat etmiş kimse gibi bakıyorlardı.İbnEybekSafedî’nin (764h.) dışlanmış ulema biyografisinde aktardığına göre,halk, ilim ve şeyhlik adabına karşı laubali olanları hafife alırdı.
Hatta sultanların suyuna giden ulemanın akranı, onları dışlamak adına teori-nazariye geliştirmiştir. HasniŞafîî yukarıda adı zikredilen eserde şunları kaydeder: ’Bir insan malı için Müslümanlardan en cahil kimse için vasiyet etse, bu mal, zalim hükümdarların meşrebinden giden ulemaya sarf edilir; çünkü onlar hükümdarların tatbik ettikleri cahiliye hü�kümlerini onaylarlar; zira sükût etmek pak şeriatın ortadan kalkmasına sebep olmaktadır.
c)
Vakıf nizamı (sistemi)
Eski zamanlarda İslâm âleminin genelinde; ilmî medreseler, talebeler ve hizmet imkânları veilmî camianın bütün alanlarını kapsayacak şekilde ve bağımsızlığını sağlayan ana direk vakıflar vardı.Vakıflar, ilmî alanı aşarak toplumun bütün hizmet imkân-alanlarını kapsayacak şekilde, tıp ve astronomi gibi bilimsel kurumlara kadar genişlemiştir.
Hayır ehli zenginler, valiler ve eşraf gibileri bu vakıf müesseselerine mali yardım yapmışlardır. İmam Subkî’Tabakâtu’ş-Şâfîyye’ de der ki: ’Selçuklu vezir Nizamü’lMülk’ün (485 h.) Irak’ın ve Horasan’ın bütün şehirlerinde kendine ait medresesi vardı.’ İbnü’lCevzî’nin naklettiğine göre buvezirin, Bağdat’ta 459 h.yılında inşa ettiği bu medreseye mezralar, arsalar ve çarşı vakfetmiş; her müderris ve çalışanavakıf malından bir meblağ tahsis etmişti.
Dr. Mustafa Sibâî (1964m.) ’Minrevâ’ihadaratinâ’ adlı eserinde, Şam diyarında vakıfların, ilim toplumunu ve ulemayı gözetmedeki rolünden bahsetmektedir.NaîmDimeşkî’den(927h.) naklettiğine göre, ’ Dâris fî tarîhu’l-medâris’ adlı eserinde şu hadiseyi nakleder: ’Sadece Şam’da Kur’an’a ait yedi medrese vardı.Hadis’e ait on altı medrese, Kur’an ve Hadis ikilisi için üç medrese, Şâfi’î fıkhı için altmış üç medrese, Hanefî fıkhı için elli iki medrese, Mâlikî fıkhı için dört medrese, Hanbelî fıkhı için on bir medrese vardı. Tıp medreseleri, kervansaray, Dergâh, camî bu saydıklarımızdan hariçtir. Bütün bu sayılan medreselerde halk eğitim görmekteydi.
Memlüklü Sultan Eşref Kaytbay (901 h.) döneminde, Ezher caminin inşaatı ile büyük tüccarlardan birisi alakadar olmuştur. Camiyi yenileyip, Sultan Kaytbay adını verdiği bir de minare inşa ettirmiştir. Talebelere mesken inşa ettirmiş,
ulema ve talebelere çeşitli hayır vakıfları tahsis etmiştir. Kanuni Sultan Süleyman (971 h.) Ezher’e ihtimam göstermiş, Osmanlı devleti, ulema ve civarındakilere vakıflar tahsis etmiştir.
?Bağımsızlık dağıldı mı
İlmî camianınbağımsızlığını elden alan bazı etkenler,günümüz ile birleşerek ta ki modern devlet anlayışı içerisinde tamamen eridi. Fransa,Cezayir’i işgal ettiği 1843 yılındaaldığı bir kararla, oradaki vakıf nizamını yıkmıştır. Müslüman ülkeler, bağımsızlıklarının akabinde,vakıf müesseselerini kontrolleri altına aldılar. Bunun neticesinde ulema camiasının yapısı zor bir hal aldı vebağımsızlık meselesinin önüne önemli engeller çıktı. Ne var ki bu mesele tabi ki ulema efradından bazılarının, hususi sebeplerden ötürü bağımsızlıklarını ortadan kaldırdığı manasına gelmemekte.
Ulemanın bağımsızlığını ortadan kaldıran en önemli etken modernizim ile alakalıdır. Bu da devletin doğal yapısını ilgilendirmektedir.Bugün âlimlerin -herhangi bir âlim olsa bile- devlet müesseseleri ile irtibatı vardır. Devletten her ay maaş almaktadır. Bu maaş ister devletten olsun isterse de kamu veya özel kurumdan olsun. Zira bu âliminartık ticaret etme teşebbüsü zorlaşmış, çünkügünümüzde iktisadî işler büyük kurumlar içindebütünleşmiştir. Keza modern devlet yapısı karar almada, yasama ve kanun koymada merkeziyetçibir yapıya sahiptir artık. Bu yönüyle devlet-sahip olduğu mekanizma ve kurumlar sayesinde- eğitim, sağlık ve hayır sistemlerini kontrol etmektedir. Bu kurumlar ile alakalı kanunlar çıkarmaktadır. Dolayısıylabu durumlar,ulemanın eskiye nazaran bağımsızlığını ve tarihçe malum olan geleneksel kalıplara dönmesini dezorlaştırmaktadır. Bununla beraber, ilmî camianın, bağımsızlığını sağlayacak yeni modeller oluşturması gerekiyor. Bu sadette, belki de doğu ve batıdaki benzer ilmî camiaları incelemek gerekebilir. Ulema da siyâsîlerden ve siyâsetten kendini uzaklaştıracak ki saygın ve sağlam ilim üretebilsin.Hâsılı, başında ve sonundabağımsızlığın yörüngesi;şerîat âliminin vicdan, haşyet ve takvası etrafında dönmektedir. Bu husus da ilmî medreseler, aşamalı eğitim yöntemleri ve takip edilen müfredatın yöntemine bağlıdır.3
Son notlar
1 İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu ’ ulûmu’d-dîn, c.II, Helal-Haram babı, çev. Ahmed Serdaroğlu, Bedir Yayınevi. İstanbul, 1992.
2 Şî’î dünyasının ilim merkezlerine verilen isim.
3 Bu makale aşağıdaki linkten Türkçeye tercüme edilerek hazırlanmıştır. https://www.aljazeera.net/news/cultureandart/2019/11/ سلام-على-استقلاليتهم/ 12 �� فضحوا-تحالف-فسقة-الفقهاء-و- أمراء-السوء-و-صوفية-الرجس-و-قضاة-الرشا-كيف-حافظ-علماء-الإ
erişim tarihi 12.11.2019
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.