Özlenen Rehber Dergisi

82.Sayı

Mânânın Günümüzde Parlayan Güneşi ( Abdullah Fârukî El-müceddidi K.s )

Muzaffer YALÇIN Hocaefendi Özlenen Rehber Dergisi 82. Sayı
Cenâb-ı Hakk insanı yaratıp yeryüzüne indirdiği zaman, Kendi varlığını ve birliğini bildirme vazifesini, yarattığı insanların da en üstünü kıldığı peygamberlere yüklemiştir. Cenâb-ı Hakk’ın muradı üzerine seçilen peygamberler, bulundukları zamanda bu yüksek vazifeyi insanüstü bir gayretle yerine getirmişlerdir. Peygamberlerin sonuncusu ve onların Sertacı Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimizdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu risâlet pınarının son mümessilidir. Hz. Allah (c.c.) Kur’ân-ı Mübin’de Peygamber Efendimize ’Hatemü’l-Enbiyâ’ olarak hitap etmiş, böylece bu hakikat Kur’ân-ı Mübin’le bildirilmiştir.
Peygamberler ve onların Efendisi olan Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz (s.a.v.) bir hidayet ve irşat menbâıdırlar. Her peygamber kendi bulunduğu zamana ve insanlara vazifeli olarak gönderilmişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise diğer peygamberlerden ayırt eden özelliklerinden biri, onun risaletinin bütün insanlığı kapsaması ve kıyamete kadar hükmünün baki olmasıdır. Efendimizin irtihaliyle peygamberlik müessesesi kapanmıştır. Fakat Efendimizin (s.a.v.) bu ulvî irşat ve hidayet vazifesi, kendisinin varisleri olarak tayin ettiği Rabbânî âlimler, ârifler, sâlihler ve sadıkları vasıtasıyla devam etmiştir ve edecektir. Onların ilki Hulefâ-i Raşîdîn Efendilerimizdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kendisinden sonra bir irşat ve hidayet menbaı olarak varis tayin ettiği Hulefâ-i Raşidîn Efendilerimizi, ’Kurtuluşa erenler.... Ancak Benim ve Raşit Halifelerimin yolundan gidenlerdir!’ diyerek irtihalinden önce bu hakikati haber vermiştir.
Hulefâ-i Raşidîn Efendilerimizle başlayan bu ulvî vazife günümüze dek devam etmiştir. Geçmiş dönemlerde ismiyle maruf ve meşhur nice âlim, ârif, sâlih insanlar Hulefâ-i Raşidîn Efendilerimiz gibi yaşadıkları devirlerde bu vazifeyi bihakkın yerine getirmiş, kendisinden sonra bu yükü kaldıracak insanları da yetiştirerek günümüze değin intikal ettirmeye Allah’ın lütfuyla muvaffak olmuşlardır.
Elbette ki bir irşat ve hidayet menbaı olmak, ancak Cenâb-ı Hakk’ın yakınlık nimetlerinin o kimseler üzerinde hususiyetleriyle tecellisine nailiyetle hakikat olur. İlmi kesp ederek bir âlim, takvaya riayetle bir sâlih olabilmek her müminin ceht ve gayreti ile erişebileceği bir nimettir. Ancak irşat ve hidayet menbaı olan bir kalbin sahibi olmak, ceht ve gayretten de hali kalmadan Allah’ın bu husus için seçtiği, murat ettiği kullardan olmaya bağlıdır. ’Bu nimet çalışmakla elde edilmez, ancak Allah (c.c.) hep çalışanlara ihsan etmiştir.’1
Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretleri de işte bu irşat ve hidayet vazifesinin günümüzde parlayan bir güneşidir.
Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretleri, Siirt’in merkezinde metfun bulunan ve bulunduğu bölgede ve bölge insanı üzerinde büyük tesirler bırakan Alaaddin Fersâfî hazretlerinin halifesidir. Ârif-i Billâh unvanıyla ihtişâr eden Alaaddin Fersafî hazretleri, kendisi gibi gönüllerde taht kurmuş Muhammed Hazîn Fersâfi hazretlerinin oğludur.
Alaaddin Fersâfî hazretleri Irak’ta yaşayan ve orada da metfun Şâh Ali Hüsameddin’in (k.s.) halifesidir. Şâh Ali Hüsameddin hazretleri, son derece nazarı keskin ve kuvvetli, basiret nuru güneşin aydınlığı kadar berrak ve akıllara durgunluk veren kerametleri zâhir bir Allah dostudur. Veysîlik nimetinden de büyük nasibi olan Şâh Ali Hüsameddin hazretleri, bulunduğu dönemde Seyyid Ahmed-i Bedevî (k.s.) misali yüzünde peçe ile celâlini perdeleyen ve mânâ ilminde söz sahibi bir Veliyyi A’zam’dır.
Silsile olarak babası Hâce Muhammed Bahauddîn tariki ile Osman Siraceddîn-i Tavîli hazretlerine ulaşır. Osman Siraceddîn-i Tavîli hazretleri ise Mevlânâ Halid-i Bağdâdî Zü’l-Cenâhayn hazretlerinin baş halifelerindendir.
Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretleri işte böylesine mümtaz şahsiyetlerden oluşan bir silsilenin günümüzdeki devamı olan bir irşat ve hidayet mümessilidir.
Allah’a dost olmak işi bir iddia işi değildir. Bu, murad ettiği kuluna Rabbimizin bir ihsân-ı İlâhîsidir. Cenâb-ı Hakk, bu nimeti kime vermiş ise o muhtar kimseler buna şahitlik eden bir hayat ile ömürlerini ikmal etmişlerdir. İnsanların hak çizgiden ayrıldığı ve masivanın karanlığında boğulduğu zamanlarda, gerek amelleriyle ve güzel ahlâklarıyla Kur’an ve Sünnet’in nezafeti ve murakabesinde yaşadıkları hayatıyla bir irşat ve hidayet menbaı olmuşlardır.
Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretleri hayatını Kur’an ve Sünnet’in hükümleriyle şekillendirmiş, hiç bir işinde Kur’an ve Sünnet’in önüne geçen bir hayat biçimi sergilememiştir. Hayatının en özel ve en yakın kesiminde de bu hassasiyetini muhafaza etmiş, bu hususta hiçbir bir hatır ve ayrıcalığa müsaade etmemiştir. Kendi yaşantısında haram ve helal hususuna en güzel bir şekilde riayet etmiş ve etrafındaki insanlara şer-i şerifin hükümlerinin uygulanması hususunda en güzel rehberliği yapmıştır. Makam ve mansıp sahibi bir kadının yapmış olduğu hırsızlık neticesinde elinin kesilmemesi ve kadının affı için araya konan şefaatçiye: ’Eğer hırsızlık yapan kızım Fâtımâ da olsa onun elini de keserdim!’ buyuran Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e ittiba ederek, hem kendisi hem de yakınları hususunda haramlara taviz vermemiş ve Allah’ın hükümlerine göre hayatını tanzim etmiştir.
Rızkını temine vesile olan ticaretleri esnasında, işlerindeki bazı sıkıntılar sebebiyle kendisine faizle kredi almayı teklif eden ortağına: ’Derhal, benimle ortaklıktan ayrıl!’ diyerek bu husustaki hassasiyetini bir kez daha ortaya koymuştur. Aynı zamanda toplumda cereyan eden Kur’an ve Sünnet’e muhalif hal ve hareketlerin yaygınlaşması hususunda sessiz kalmamış her vesile ile bu hususlarda da Kur’an ve Sünnet çizgisinin intişarına ve revaç bulmasına gayret sarf etmiştir. Gerek ameli gerekse itikadî yanlış akımlara karşı etkili sohbetler tertip ederken, yazmış olduğu makaleler ile de geniş kitlelere İslâm’ın güzelliğini ve doğrularını ulaştırabilmek için bütün fırsatları en güzel bir şekilde değerlendirmiştir.
Allah Dostu ve bir Mürşid-i Kâmil olarak Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerinin nefis terbiyesi hususunda nezdinde takip etmiş olduğu usûl ve bir sâlikin yetişmesindeki üstün anlayışları onu günümüz tasavvuf anlayışının çok fevkinde bir yere taşımıştır. ’İslâm’da Zikir ve Rabıta’ isimli eserinde İslâm’da zikrin tarifinde bu ayrıcalığı görmekteyiz. Abdullah Farukî hazretlerine göre: ’İslâm’da zikir: Allah’ı anmak sûretiyle kalpte tevhidi ikame etmektir.’ Bugün mevcut birçok tasavvufî anlayışlarda zikir, aslî mecrasından uzak, tevhide hizmet etmeyen bir telakkî ile telkin edilmektedir.
Bu gün toplumda tasavvufun insanlarda nasıl bir yanlış anlayış ortaya koyduğunu yaşanılan şu örnekle de izah etmemiz mümkündür: Abdullah Farukî hazretlerinin bulunduğu bir mecliste, orada bulunan bazı talebelerinin manevî müşküllerini dinliyor. Bu esnada bazı talebelerinin kendisine anlatmış olduğu rüyalarla ilgili yorumlar yapıyordu. O meclise katılan şahıslardan biri, rüyalarla ilgili olarak Hocaefendi’ye şöyle bir soru yöneltti: ’Bütün ârifler ve Allah dostları ümmetin dağınıklığı hususunda bir rüya görmüyorlar mı ki bir araya gelmiyorlar?’ Kur’an’daki bir hükmün zayi edilmesi karşısında celâllenen ceddi Hz. Ömer (r.a.) gibi, yüzünde ve sesinde bu celâlin izlerin beliren Abdullah Farukî Hocaefendi o kimseye: ’Sen Kur’an’da Hz. Allah’ın şu emrini işitmedin mi?: ’Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılınız ve ayrılığa düşmeyiniz…’ vahiyle ikame edilmiş bir dini rüya ile mi yürüteceksin?!..’ buyurarak, terbiye metodunda tasavvufî anlayışının Kur’an’dan başka bir şey olmadığını izah etmiştir.
Yine Abdullah Farukî hazretleri Kur’ân-ı Mübîn’e olan bağlılığı ve itaatı gibi varisi bulunduğu Rasûl-i Kibriyâ Efendimizin Sünnet-i Seniyyesine de kâmil bir sadakatle bağlı kalmış hiçbir hususta şahsî anlayışlarını Sünnet-i Rasûlullâh’ın fevkinde görmemiştir. Bir mesele hususunda talebelerini toplamış ve onlara bu mesele hakkındaki görüşlerini ve takip edilecek metodu sorarak onlarla istişare etmiştir. İstişarede kendi görüşünü bildirmiş, talebeleri ise bu hususta farklı bir görüşte olduklarını arz etmişlerdir. İstişare sonunda kendi görüşünden farklı istikamette olmasına rağmen, talebelerinin bildirmiş olduğu görüşe tabi olmuştur. Böylelikle kendi görüşünde ısrar etmemiş, istişareye tabi olarak Rasûl-i Kibriyâ Efendimizin sünnetine ittiba etmiştir.
İnsanların dünya ile olan kuvvetli bağlantıları, sahip oldukları mal varlıklarıdır. Dünya ve ona ait olan mal varlığına sahip olmak her insanın tabiî arzularındandır. Fakat Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’ân-ı Mübîn’inde dünyayı ve ona ait olan şeyleri levm ederken Cenâb-ı Rasûlullah Efendimiz: ’Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır.’ Hadis-i Şerifi ile mü’minleri dünyanın fitnesine karşı ayık olmaya çağırmıştır. Abdullah Farukî Hocaefendi kendisini kuşatan kulluk bilinci içerisinde dünya ve ona ait olan şeylere karşı onun fitnesinden uzak, ona mâlik olma hususunda tevhîdî tesirin altında hareket etmiştir.
Hocaefendi ticarethanesinde işlerini bizzat kendisi takip ederdi. Mesai saatleri içerinde namaz vakitleri gelmeden çalışanlarını ikaz eder, namaza hazırlanmalarını hatırlatırdı. Ezanla beraber kendisi ve bütün çalışanları dükkânın bir köşesinde hazırlanmış olan mütevazı mescidinde hazır olurlardı. Müezzinin ’Allah’ü Ekber’ nidasını işitir işitmez kendisi de ’Biz de hazırız yâ Rabbi!’ diyerek Cenâb-ı Hakk’ın emrine olan hassasiyetinden, dünya işleri ile meşgul olduğu zamanda da asla taviz vermezdi. Hatta namaz için mescide geçtikten sonra gelen müşterilerini önce namaza davet eder, satış için namazdan sonrasını beklemesini söyler, beklemezseniz yan dükkândan alınız diyerek satış için ne kendisi ne de işçileri namaz yerini terk etmezlerdi.
Allah dostları, zahirde Kur’an ve Sünnet’in şahitliğinde devam eden hayatları yanı sıra, iç dünyalarındaki mânâ kuvveti ve yakınlık nimetini ortaya koyan manevî ikram ve hususî tecellîlere mazhar olurlar. Bu hususta Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerinin şahsında cereyan eden güzellikler kesret ifade etmektedir. Bunlara bir örnek zikretmek gerekirse, o aziz hatıralardan biri şöyledir:
’Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretleri, ziyaret maksadıyla gitmiş olduğu Çankırı ilinin yakın bir ilçesinde bir merasime iştirak eder. Merasim sonrasında sohbetinden istifade edebilmek maksadıyla başka bir eve davet edilir. Hane sahibi, hürmet edip Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretlerinden orada bulunan bir sedirin üzerine oturması için ricada bulunur. Abdullah Farukî el-Müceddidî hazretleri ise: ’Oradaki emaneti al, ondan sonra oturayım!’ buyururlar. Ev sahibi ise oturmalarına mani bir engelin olmadığını söyleyerek isteğini yineler. Fakat Hocaefendi’nin ısrarı ve işareti üzerine sedirin kapağını kaldırır. Ev sahibini ve etrafındakileri hayrette bırakacak bir şekilde sedirin içinde bir Kur’ân-ı Kerim olduğunu görürler. Hocaefendi: ’Niçin oturmadığımı şimdi anladın mı?’ buyurarak Kur’ân-ı Kerim oradan alındıktan sonra sedire otururlar.
Cenâb-ı Hakk bir kulunu ne maksatla kendisine peygamber seçerse, bir dostunu da bu maksatla Zâtına dost edinir. Çünkü Allah dostları, ’Allah’tan kaçan nice kulları Hz. Allah’ın kapısına getirirler.’
Hz. Pîr Abdulkâdir Geylânî (k.s.) efendimiz, Allah Dostlarının kıymetini ’Fethu’r-Rabbânî’ adlı eseri 26. Mektubunda taliplerine alıştırdığı şu dua ile ifade ediyor:
’Yâ Rabbi! Kulların arasında olan sâlih kişileri bana buldur. Sana varmama delil olanı bana göster. Manevî sofrandan yememe vesîle ver. Manevî susuzluğumu sonsuz denizinden kandıracak zâtı bana bildir. O zât, gözlerimi yakınlık nûrunla sürmelesin. Taklitçi olmayarak ayan beyan nurunu gördüreni bana haber ver.’
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.