Özlenen Rehber Dergisi

164.Sayı

İMANIN TADI

Muzaffer YALÇIN Hocaefendi Özlenen Rehber Dergisi 164. Sayı
ثَلَثٌ مَنْ كُنَّ ف۪يهِ وَجَدَ حَلَوَةَ الِْيمَانِ: أَنْ يَكُونَ الّٰلُ « : عَنْ أَنَسٍ -رَضِيَ الّٰلُ عَنْهُ- عَنِ النَِّبِّ -صَلَّ الّٰلُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- قَالَ
ل ». وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مَِّا سِوَاهَُا، وَأَنْ يُِبَّ الْمَرْءَ لَ يُِبُّهُ إِلَّ ،ِِّٰ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ
Enes (r.a.)’ın Nebi (s.a.v.)’den rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur:
’Üç (haslet) vardır ki onlar her kimde bulunursa imanın tadını bulur:
1- Allah ile Rasûlü kendisine, o ikisinin dışındaki şeylerden daha sevgili olması.
2- Bir kimseyi, yalnızca Allah için sevmesi.
3- (Allah onu küfürden kurtardıktan sonar tekrar) küfre dönmekten, ateşe atılmaktan hoşlanmadığı gibi hoşlanmaması.’1
Asıl mesele insanın iman iddiasında sesini yükseltmesi değil bilakis, imanın tadını tatmasıdır. İmanın tadı manevi olduğundan, ’onun tadı nasıl olur?’ diye bir soru akıllara gelebilir.
Biz bunun manasını idrak etmek istediğimizde, insanın manen hissettiği saadetin tadını örnek olarak verebiliriz. Evet, saadet de aynı şekilde bir duygudur. Bu duygunun insan üzerinde tesirleri vardır. Kişi ona göre tepki verir ve ondan etkilenir. Saadet elle dokunulan bir şey olmasa da insan çoğu zaman, hatta maddi zenginliği kaybetse bile, saadetle nimetlenebilir. Fakirdir ama saadeti hisseder. İnsanlar saadetin sebeplerini farklı takdir ettiklerinden, tesirleri de çeşitlilik arz eder. Kimisi saadeti, mal toplama, zengin olmada görür. Bazıları da saadeti, güzel bir kadınla evlenmede görür. Diğerleri de saadeti, çocuklarının ve akrabalarının çok olmasında görür. Bir kısım da saadeti haram şeylerde arar. Kimisi saadeti film sanatçısı, şarkıcı olmak vb. şeylerde görür. Bütün bu duygular dünya hayatında yaşadığımız, saadet sandığımız şeylerdir. Takva sahipleri ise saadeti, Allah (c.c.) için kulluğu tahakkuk ettirmede, her halinde sadece O’na sığınmak, güvenmek ve tevekkülde görür. Dolayısıyla insanların saadete bakış açılarının çeşitliliği, onların anlayışını da farklı kılar. Hepsi de yaşadıkları bu duygularda bir sevinç ve ünsiyet içinde olurlar. Ancak iman nuru taşıyan akla göre hakiki saadet, kişiye beraberinde emniyet altında olma duygusunu getiren saadettir.
İman nuruyla beslenmeyen saadetli kimse, mal ve servet sahibi olsa da, onu kaybetme endişesini de taşır. Örneğin insan çok zengin olur fakat devamlı fakir olmak korkusuyla yaşar. İnsan sağlıklıdır fakat sağlığını kaybetme ve hasta olma endişesiyle yaşar.
Dünya hayatı imtihanlar üzerine kuruludur. Hz. Allah’ın seçkin kulları ise bu imtihanları en ziyade yaşayanlardır. Çünkü Allah, kullarından sadece kendisine itimat etmelerini, sığınmalarını ve yalnızca O’nun (c.c.) kapısında beklemelerini murat etmiştir.
İşte insan dünya hayatında fani şeylerle ömrünü tüketerek saadeti bulamazken; hakiki saadeti ancak ahiretini mamur edecek iman nurunda ve halavetinde bulabilir. İnsan, mal, mülk, makam, şan, şöhret içindeyken hakiki saadette olduğunu vehmedebilir. Ancak unutmayalım ki, insan nimet içerisindeyken mahrum ve şâki olabilir. Örneğin; bir kimsenin çok malı vardır ve zengindir. Bu kişi, malını nasıl koruyacağı, nasıl değerlendireceği hususunda devamlı bir gam, tasa taşır halde olur. İşte bu, nimetin varlığıyla beraber şaki olmaktır. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu:
’Şayet âdemoğlunun altından bir vadisi olsa, kendisinin (altından) iki vadisinin olmasını ister. Onun ağzını ancak toprak doldurur. Allah (hırs ve tamah gibi kötü şeylerden) tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.’2
İnsan bu dünyada devamlı mal toplamaya, biriktirmeye çalışır, cimrilik yapar. Peki, bütün bu çaba neye yönelik? Kaç yıl yaşayacaksın ki? Topladığın malı harcayabileceğin kadar bile bir ömrün kaldı mı acaba? Çoğu zaman ölümün meydana gelmesiyle o hayal ettiğin emellerin hepsi kesilir. Bütün elde ettiklerini de ölünce arkanda bırakmak zorunda kalırsın.
Öyleyse insanın kendisini bekleyen ahiret hayatını kazanabilmek yolunda, nefsini terbiye ve tezkiye için mücadele etmesi gerekmez mi? Bu sahte saadetlere hırsla kapılmak yerine ömrünü hakiki saadeti elde edeceği yollarda geçirmesi daha hayırlı değil mi?
Rivayet edildiğine göre, bir gün Hz. Ali (k.v.) Efendimiz kabristana girdi ve onlara selam verdi ve ölülere şöyle seslendi: ’Ey kabir halkı! Ey çürüme halkı! Ey yalnızlık halkı! Sizdeki haber nedir? Muhakkak ki bizdeki haber (şudur:) Muhakkak ki (geride bıraktığınız) mallar paylaşıldı, çocuklar yetim bırakıldı, hanımlar el değiştirdi. İşte bu bizdeki haber. Peki sizdeki haber nedir?’ Sonra arkadaşlarına baktı ve dedi ki:
’Şayet onlara cevap vermeye izin verilse elbette: ’Ve azık edinin. Nitekim şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvadır.’3 derler.’ dedi.4
İşte nihayet budur. Peki, bu kesin sonucu yaşayacağını bildiği halde hakiki saadeti bir insan nasıl hissedecek ve yaşayacak? Şöyle bir misal verebiliriz:
Bir çoban, koyun, sığır gibi hayvanların semizlenmesi için onlara özen gösterir, yemler, sular. Ki satacağı gün geldiği zaman bu hayvanlar ağır gelsin ve fiyatları yüksek olsun. Hayvanlar, bolca yedirilip içirilmesinin maksadını ve bir zaman sonra kesileceğini hissetse, o zaman otlar boğazına düğümlenir ve hiçbir şey yemez, içmezdi. Hatta bu hayvanlar başına gelebilecek şeyleri hissetselerdi yavrularını da emzirmezlerdi. Fakat yaratılışları gereği karşılaşacakları bu akıbetin idrakinden yoksundurlar.
Peki, Ey insan! Bu akıbeti bilen olarak senin bir özrün, bir bahanen olabilir mi? Sen kesin bir şekilde ölümün gelip seni yakalayacağını biliyorsun, ne özrün var ne de bahanen var… Dolayısıyla insanın mal toplarken, şehvetlerine ve eğlencelerine ömrünü harcarken hissettiği saadet ancak sahte bir saadettir. Bütün bu sahte lezzetler bir bir yok olurken senin üzerinde ağır sorumluluklar bırakırlar.
Peki soruyoruz. Böyle geçici lezzetler hiç hakiki saadet olur mu? Elbette ki olamaz. İnsanlar şu dünyada afiyet içinde yaşamayı, hastalık, zayıflık olmamasını, yaş ilerlediğinde ele ayağa düşmemeyi saadet sanıyorlar maalesef. Evlerinin, arabalarının, hizmetçilerinin olmasını, emrine amade kimselerin ağzından çıkacak emirleri uygulamaya hazır beklemelerini saadet zannediyorlar.
Mü’min için saadet ancak marifetullahtadır. İşte bu hakiki saadettir. Vallahi hakiki saadet ancak ve ancak O’nun kapısındadır. Başka yerlerde asla olmayacaktır.
Âlimlerden biri söyle demiştir: ’Dünya ve ahirette en güzel yaşantı ancak ariflerin yaşantısıdır.’ Çünkü ârifibillah, halvetinde, Allah (c.c.) ile ünsiyet halindedir. Bir nimet gelirse kendisine bu nimeti hediye edeni bilir. Başına acı bir şey gelirse, iptila edeni bildiğinden ağzında tatlıya dönüşür. Şayet bir şey ister de o istediği olmazsa, kaderde yazılı olan onun muradı olmuştur artık. Çünkü o yakinen, hikmetin ve maslahatının istediği şeyin verilmemesinde olduğunu bilir. Ve Rabbinin hükmüne boyun eğer. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
’Mü’minin işine şaşarım. Muhakkak ki onun bütün iş(ler)i hayırdır. Ve bu da, mü’minden başka hiç bir kimse için (böyle) değildir. Şayet kendisine genişlik isabet ederse şükreder, onun için hayır olur. Şayet kendisine darlık isabet ederse sabreder, onun için hayır olur.’5
Bakın mü’min iki halde de hayır içindedir. Her iki halde de şükür ve sabır arasında gider gelir. Bir insanın ölümünden sonra, ’dünya hayatının aldattığı’ kimselerden olarak örnek verilmesi ne büyük acıdır ve şekavettir. Öyleyse hakiki saadet marifetullahtadır.
Rabbani bir kul isen, bil ki senin için beka vardır. Çünkü Baki’ye bağlanan ve itimat eden de Baki ile daim olur. Faniye dayanan, bağlanan ise fani olur. Hayy olan Allah (c.c.) ile irtibatlı olan ise hayy olur. Yegâne koruyucu olan Allah’a (c.c.) irtibatı olan ise korunmuş olur. Öyleyse ey mü’minler! Allah’a (c.c.) koşun. Hakikat bu zikrettiklerimizdir.
İbrâhîm b. Edhem (rh.a.) şöyle demiştir: ’Krallar ve kralların çocukları, bizim içinde bulunduğumuz nimetleri ve mutluluğu bilse, (şu) hayat günlerinde yaşam lezzeti ve az yorgunluk (gibi) içinde bulunduğumuz şeyler(i ele geçirmek için) kılıçlarla bizimle vuruşurlardı.’6
Sultan; saltanat namına aklına ne geliyorsa ona sahip olan kişidir. Zenginlik, makam, yetki, emirlerinin geçerliliği, hâkimiyet vs. bütün bunların sahibi olan sultanlar, ariflerin içinde oldukları kalıcı nimeti bilseler, bunları elde etmek için onlarla savaşırlardı. Ariflerin dünyada iken bile içinde oldukları nimet, ebedi olan saadet nimetidir. Onlar bu dünyada yaşasalar bile, cennette yaşıyor gibidirler. Nitekim şu ayet bu manaya delalet etmektedir:
وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا مَا دَامَتِ السَّمٰوَاتُ وَالَْرْضُ اِلَّ مَا شَآءَ رَبُّكَۜ عَطَآءً غَيَْ مَْذُوذٍ
’Mesut (mutlu) olanlara gelince, gökler ve yer durdukça içinde ebedi kalmak üzere cennettedirler. Ancak Rabbinin dilemesi başka. Bu onlara ardı kesilmez bir lütuf olarak verilmiştir.’7
Asıl mesele hadiste zikredilen imanın tadına ermektir. Namazda ’Yalnızca sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz’i8 okurken, şayet şehvetlere kulluk yapan, hevâlara tapan başka bir vadideysen bu seni imanın tadından mahrum bırakır.
Mes’ud kılınanlar daha dünyada iken marifetullah cennetindedirler. Ahiretteki cennet ise nimetler cennetidir. Dolayısıyla iki cennet vardır:
1- Dünyadaki marifet cenneti
2- Ahiretteki nimetler cenneti
Ayetin sonunda عَطَاءً غَيَْ مَْذُوذٍ ’kesilmez bir lütuf’tan bahsedilmektedir. Çünkü onlar dünyada
içinde oldukları marifet cennetinden, ahiretteki nimet cennetine intikal edeceklerdir. Dolayısıyla iki cennet arasında bir kopukluk yoktur. İşte böyleleri için nimet devamlıdır, hiç kesintiye uğramaz. İşte bunlar rabbanidirler. Bu zatlar nimetlere iltifat etmezler. Çünkü onlar nimetin sahibiyle meşguldürler.
İmanın halavetinin tadılacağı hasletlere gelince, onların dünyevi sahte saadetlerin kaynağı olmadığını görürüz. Hadisin ibaresine iyi dikkat edelim: ’Üç (haslet) vardır ki…’ buyurdu. ’Bunları kim kesbeder, kim ahlaklanır, kim gerçekleştirirse’ buyurmadı. Bilakis ’bunlar kimde bulunursa’ buyurdu. Öyleyse, bunlar insanda fıtrî şeylerdir. Yaratılışta insanın fıtratına yerleştirilmiştir. Kişi, bunun zıtlarına kabiliyetli kılınmamıştır.
Allah ile Rasûlü kendisine, o ikisinin dışındaki şeylerden daha sevgili olması...
Allah’ın (c.c.) sevgisinden ve mahiyetinden, neticelerinden, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin sevgisinden, bu sevginin gerektirdiklerinden, şahitliğinden ve eserlerinden bahsetmek… İşte bu sınırları olmayan bir ummana dalmak gibidir.
Bir kaide şunu ifade eder: ’Bir şeyin bir cüzüne ulaşılamıyor olması onun külliyen terk edilmesini gerektirmez.’
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) سِوَاهَُا kelimesinde tesniye zamirini zikretmesi, Allah ve Rasûlü
(s.a.v.)’in sevgisinin tek asıldan olduğunu ifade etmek içindir. Hatta Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile ilgili hususi mesele de olsa yine durum aynıdır.
Şu rivayetler bu manaya açıklık getirmektedir.
Âişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bir gece (yani Şaban’ın on beşinci gecesi) Nebi (s.a.v.)’i kaybettim. (Diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir endişesiyle) derhal O’nu aramak üzere (hücremden) çıktım. Bir de baktım ki O, başını semaya kaldırmış bir halde Bakî’ (kabristanlığın)dadır. (Bana hitaben): ’Ey Âişe! Allah ve Rasûlü’nün sana zulmetmelerinden mi korkuyordun?!’ buyurdu.9
Bu hadise, Efendimiz (s.a.v.) ile Âişe annemiz arasında cereyan eden hususi bir meselesidir. Buraya dikkat edin! Efendimiz (s.a.v.): ’Allah ve Rasûlü’nün sana zulmetmelerinden mi korkuyordun?!’ sözüyle mukabelede bulundu. ’Rasûlullah’ın sana haksızlık edeceğinden mi korktun?’ buyurmadı.
Peki, Efendimizin bu sözü neyi ifade ediyor? Allah ve Rasûlü’nün sevgisinin tek kaynaktan olduğunu.
Yukarıdaki mananın karşılığını ayetlerde de buluyoruz.
Efendimiz’in (s.a.v.) hanımları nafakanın arttırılmasını istediler. Bunun üzerine Rabbimiz (c.c.) ise, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarına bir tercihte bulunmalarını istediği şu ayeti indirdi:
يَآ اَيُّهَا النَِّبُّ قُلْ لَِزْوَاجِكَ اِنْ كُنْتَُّ تُرِدْنَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا وَز۪ينَتَهَا فَتَعَالَيَْ اُمَتِّعْكُنَّ وَاُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَ۪يلً
’Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: ’Eğer siz o en alçak (dünya) hayatı(nı) ve onun (fâni) süsünü arzulamakta olduysanız, gelin sizi (boşanma bedeli ödeyerek dünya metaından) faydalandırayım ve sizi(zarar ziyâna sokmadan) pek güzel bir salıvermeyle bırakayım!’10
وَاِنْ كُنْتَُّ تُرِدْنَ الّٰلَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْٰخِرَةَ فَاِنَّ الّٰلَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْرًا عَظ۪يمًا
’Eğer Allah’ı ve Rasûlü’nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden iyilik yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.’11
Bu mesele Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e has olduğu halde ’Eğer siz Rasûlullah’ı (s.a.v.) istiyorsanız…’ buyrulmadı. Bilakis ’Eğer Allah (c.c.)’ı ve Rasûlü’nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız …’ şeklinde buyruldu.
Diğer bir örnek de perde üzerindeki resim ile ilgili rivayettir:
Mü’minlerin annesi Âişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre muhakkak ki o, kendisine şöyle haber vermiştir: Muhakkak ki (bir defasında) o, üstünde bir takım resimler bulunan küçük bir yastık satın aldı. Rasûlullah (s.a.v.) onu görünce kapının önünde durdu ve o(kapı)dan (içeri) girmedi. Bunun üzerine (ben) O’nun yüzündeki hoşnutsuzluğu anladım ve: ’Yâ Rasûlallâh! (Hatamdan dolayı) Allah’a ve Rasûlü’ne tevbe (dönüş) yapıyorum. Ne günah işledim?’ dedim…12
İşte Âişe (r.anhâ) annemiz ’Rasûlullah’ın hoşnutsuzluğu Allah’ın hoşnutsuzluğudur’ idrakinden böyle söyledi.
İtaat yönünden de Allah ve Rasûlü’nün tek cihet olduğuna ayetten bir misal:
وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُؤْتِهَآ اَجْرَهَا مَرَّتَيِْۙ وَاَعْتَدْنَا لَهَا رِزْقًا كَر۪يمًا ل
’İçinizden kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder ve salih bir amel işlerse, ona mükâfatını iki kat veririz. Biz, ona bereketli bir rızık hazırlamışızdır.’13
Yukarda delilleriyle birlikte sunduğumuz ’Allah ve Rasûlü’nün -sevgide, itaatte, hoşnutsuzlukta ve rızada- tek cihet olduklarını anlamayıp, ’niçin Allah’ın (c.c.) sevgisi tek zikredilmiyor da, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ’in sevgisi ile beraber zikrediliyor, Allah’ın (c.c.) sevgisi daha büyük değil mi?’ diyenlere şöyle cevap veririz:
Allah’ı (c.c.) sevmenin tarif edilecek bir sınırı yoktur. Rabbimiz bize gayb olduğundan, O’nun sevgisi kulun gücünü aşar, o sevgiye güç yetiremez. O yüzden Rabbimiz bize sevgisinin muciplerini Rasûlullah Efendimizle bildirmiş, Efendimiz (s.a.v.) de bu sevgi yollarını bize öğretmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
’De ki, ’Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin…’14
Yukarıda zikrettiğimiz gibi Allah (c.c.) sevgisinin yanında Efendimizin (s.a.v.) sevgisinden bahsedilmesini sorgulayan kimseye şunu söylemek gerekir:
’Sen daha Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in sevgisinin hakkını tam yerine getiremedin ki, Allah’ın (c.c.) sevgisinin hakkını yerine getirebilesin?’
Binaenaleyh senin Allah’ı (c.c.) sevmen, Rasûlullah’a (s.a.v.) ittiba etmende temessül eder ve gerçekleşir. Her kim yüce olan Allah’a (c.c.) sevgisini iddia ederse, Rasûlullah’a (s.a.v.) müracaat ettirilir ki bu iddiası gerçekleşebilsin. Rabbimiz, bu yüce sevginin gerçekleşmesine ancak ’Rasûlullah’a (s.a.v.) ittiba’yı, doğru bir şahit olarak kabul etmiştir.
Dikkat ederseniz ’Şayet Rasûlullah’ı seviyorsanız, O’na ittiba edin’ veya ’Onlara söyle Habibim! Eğer siz beni seviyorsanız, bana ittiba edin.’ buyurmamıştır. ’Ey kullarım, beni seviyorsanız, Kur’an ile amel edin!’ diye de buyurmamıştır. Ne buyurdu? ’Allah (c.c.)’ı seviyorsanız, bana tabi olun!’
Öyleyse Rabbimiz bize sevgisinin gereklerini ve eserlerini şahitleri vasıtasıyla bildirdi. Bütün bunlara şahitlik yapan nedir? Rasûlullah’a ittibadır. Allah’ın (c.c.) bir kulunu sevmesi, kulun Allah (c.c.)’ı sevmesinin bir neticesi değil bilakis Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e ittibanın bir sonucudur.
Ne var ki kul, iki sevgi arasında denklik ve benzerlik olduğunu tasavvur eder. Vasıtayı aradan çıkarmak suretiyle iki sevgi birbirinin dengi olur, düşüncesindedir. İnsan, ’İttibanın mukabili olan sevgiyi’ fikir dünyasında tasavvur etmez. İşte burada şu yüksek manaya işaret ve delalet vardır: Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin hakkı ile Allah’ın (c.c.) hakkı arasında mülazemet (ayrılmazlık, iç içe olmaklık) vardır. Her iki hak arasında bu ayrılmaz bağ olmasaydı, Rasûlullah’a (s.a.v.) ittiba Allah’ın (c.c.) yüce muhabbetine sadık bir şahit olmazdı. Tesbihin imamesi, iki tarafı nasıl birbirine bağlıyorsa Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize ittiba da tesbihteki imame mesabesindedir.
Netice olarak Efendimiz (s.a.v.)’e ittiba; kuldaki Allah (c.c.) sevgisinin şahidi ve Allah’ın da (c.c.) kulunu sevmesinin sebebidir.
Hadisin başına dönelim:
Hadiste Efendimiz (s.a.v.)’in ( مَنْ كُنَّ ف۪يهِ ) buyurması Allah (c.c.)’tan kula inayet ve tevfik olduğunun
delilidir. Bu tevfik ve inayet olmazsa, bu hasleti elde etmenin imkânı yoktur. Diğer taraftan ل ’mü’minin, mü’min kardeşini sevmesini’ hadiste şöyle ifade ediliyor: وَأَنْ يُِبَّ الْمَرْءَ لَ يُِبُّهُ إِلَّ
Burada sevgi fiili kula isnat edilmişken, أَنْ يَكُونَ الّٰلُ وَرَسُولُهُ buyruğunda ise Allah (c.c.) ve Rasûlü’nün
sevgisi Allah’a isnat edilmiştir.
Bir kimsede Allah (c.c.) ve Rasûlü’nün sevgisi fıtrî olduğundan buna kesb yoluyla ulaşılamaz. Buna kul da güç yetiremez. Mesela birine gelip ’falancayı sev’ desem bu emir üzerine o kimseyi sever mi? Bir hadiste şöyle buyrulur:
’Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril’e: ’Ben filan (kulumu) sevdim, sen de onu sev!’ (diye) nida eder. (Cibril onu sever. Sonra Cibril) de semada nida eder. (Melekler de o kulu severler.) Sonra o kimse için yeryüzü ehli içine sevgi iner. (Böylece yeryüzündeki insanlar da o kimseyi sever). İşte bu Allah’ın: ’İman edip sâlih ameller işleyenler için Rahman, bir sevgi kılacaktır.’15 buyruğunun (anlamıdır). Allah bir kula buğzettiği zaman ise Cibrîl’e: ’Ben filana buğzettim.’ (diye) nida eder. (Cibril ona buğzeder. Sonra Cibril) semada nida eder. (Melekler de o kulu sevmezler.) Sonra o kimse için yeryüzüne nefret iner.’16
Burada geçen ’Ben filan (kulumu) sevdim, sen de onu sev!’ buyruğu bir emir ve mükellef kılma
değildir. Bilakis bu emir, ayette geçen:
اِنَّمَآ اَمْرُهُٓ اِذَآ اَرَادَ شَيًْا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
’Bir şeyi dilediği zaman onun emri o şeye ancak ’Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.’17 kabilindendir. Cebrail’e (a.s) ’Sev!’ dendiğinde, o da Allah (c.c.)’ın iradesini hemen gerçekleştirir ve sever. Yani Cebrail’in (a.s.) sevmesi mükelleflik neticesi değil, onun fıtratına ilahi iradenin işlenmesi ile olur. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) da meleklere ’Allah (c.c.) falancayı seviyor siz de sevin’ buyurması onun bu kevni emri iletmede izinli olmasındandır. Böylelikle de diğer meleklerin fıtratlarına o kimsenin sevgisi işlenmiş olur.
Peki, Cebrail (a.s)’ın buna me’zun kılınması neye delalet eder? Melekler bir emirle yüklendiklerinde o emrin eserleri diğer varlıklara da sirayet eder. Fakat bu emrin sirayetinde meleklerin hiçbir dahli yoktur. Hanzala (r.a.) Efendimizin Peygamber Efendimizden bereketlenmesi bu cümledendir. Nitekim küçükken Hz. Hanzala (r.a.)’ın sakalı yoktu. Efendimiz (s.a.v.) Hanzala (r.a.)’ın başını meshederek dua etti ve şifa buldu. Sonrasında Hz. Hanzala, kendisine yüzü şişmiş kişiler, sütü göğüslerinde toplanmış, tıkanmış hayvanlar getirilince ellerine tükürür ve: ’Bismillah!’ derdi. Elini (önce) kendi başına koyar, Rasûlullah (s.a.v.)’in elini koyduğu yer üzerine sürer, ardından da o (hasta)ya sürerdi. Ve böyle yaptıktan sonra meshettiği koyunda, devede vs. hastalıktan eser kalmıyor ve şifa buluyorlardı.18
Rasûlullah (s.a.v.)’ın başını meshettiği Sahabe’deki bereketin eserine bakın. Aynı şekilde Cebrail (a.s.) da meleklere ’Siz de sevin’ diye emredince o sevgi meleklerin ve kulların fıtratına sirayet eder.
Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetteki misal de bu konuya işaret etmektedir.
قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لَِهَبَ لَكِ غُلَمًا زَكِيًّا
’(Cebrail), ’Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için (gönderildim).’ dedi.’19
Niçin böyle dedi? Çünkü Cebrail’e böyle demesi için izin verilmiştir. Cebrail (a.s.) izin verilen bir dil ile konuştu. Yoksa bahşeden, veren sadece Hz. Allah (c.c.)’tır. Kimsenin bunda elbette ki bir dahli yoktur. Cebrail (a.s.) Allah (c.c.) katından bir elçidir.
Kur’an ayetlerine baktığımızda da Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin çokça Hz. Allah (c.c.) ile birlikte zikredildiğini görmekteyiz.
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوٓا اَط۪يعُوا الّٰلَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ (en-Nisâ, 4/59)
وَمَنْ يُطِعِ الّٰلَ وَالرَّسُولَ (en-Nisâ, 4/69)
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا وَلِلرَّسُولِ ل (el-Enfal, 8/24)
Öyleyse beraberce zikredilmesinin hikmeti nedir?
Allah (c.c.)’ın ve Rasûlü’nün (s.a.v.) cihetleri bir cihettir. Çünkü ümmet Allah (c.c.)’a ancak Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in vasıtalığı ile vuslata erer. Ümmet için Efendimiz (s.a.v.)’den başka yol, ondan gayrı da bir vesile yoktur.
Peki, Rasûlullah Efendimize sevgi, tazim nasıl anlaşılmalıdır? Rasûlullah (s.a.v.)’a tazim Allah (c.c.)’a olan tazimdendir. Nitekim Allah Azimüşşan Fetih Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:
لِتُؤْمِنُوا بِالّٰلِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلً
’(Ey insanlar!) Allah’a ve Peygamberine inanasınız, ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah’ı tespih edesiniz diye (Peygamber’i gönderdik.)’20
Dolayısıyla Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize hürmet etmeyene itibar edilmez. Çünkü O’na hürmet etmeyen hakikatte Allah’a tazim etmemiştir. Günümüzde bazı kimselerin fütursuzca Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e direk ismi ile hitap etmeleri büyük bir saygısızlık ve bedbahtlıktır. Bu kimseler asla hürmete layık değildir. Efendimize (s.a.v.) ihtiram farzdır. Rabbimiz (c.c.) ayette şöyle buyuruyor:
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَ تَرْفَعُوٓا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَِّبِّ...
’Ey iman edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, O’na karşı yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.’21
Kur’an’da amellerin boşa gitmesinin ne anlama geldiği şu ayetlerde açıklanmaktadır:
Kehf suresi 105.ayet
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَآئِه۪ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَ نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْنًا
’Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan, o yüzden de kıyamet gününde onlar için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir.’22
وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
’Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.’23
Netice:
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize karşı, saygısızlık, edepsizlik yapmak kişiyi iman dairesinin dışına sürükler. Yani Rabbimizin katında mizana koyacak hiçbir şeyin yok demektir. İnsan dünyada zulmettiği, hakkını yediği kimselere ahirette sevaplarını verecektir. Rasûlullah’a (s.a.v.) karşı yapılan saygısızlığa gelince, sadece hasenatının eksilmesi değil bilakis bütün amelleri silinecektir.
Amelleri Efendimize olan sevgileriyle Rabbimize yükselen Sahabe-i Kiram’dan Hassân b. Sâbit (r.a.) ne güzel söylemiş:
’Gözüm senden güzelini asla görmedi
Senden güzelini kadınlar doğurmadı
Her türlü ayıptan beri kılınmış bir halde yaratıldın
Sanki sen nasıl istersen öyle yaratıldın’24
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizi övmede, tazimde dilediğini söyle, mutlaka tasdik edilirsin.
Efendimiz (s.a.v.)’i bu şekil üzere seviyorsan, Rabbimiz senin hakkında hayır dilemiştir. Eğer seni bu sevgiden engelleyen bir illet varsa veya ’aşırı mı seviyorum, mutedil sevginin dışına mı çıkıyorum?’ diye bir vesvese gelirse durumun vahimdir. Aileni, çocuklarını sevmede itidali gözetmezken, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i sevmeye gelince de ’aşırı gitmek istemiyorum’ diyorsun. Halbuki Efendimiz (s.a.v.) kendisine olan sevgiyi şöyle tarif etti:
’(Ben) kendisine; (anne ve) babasından, çocuk(lar)ından ve tüm insanlardan daha sevgili olmadığım sürece hiç biriniz (kâmil manada) iman etmiş olmaz.’25
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz imanı kemale erdiren sevgiyi şöyle öğretti:
Abdullah b. Hişâm (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Biz (bir defasında) Nebi (s.a.v.) ile beraberdik. O, Ömer b. el-Hattâb’ın elinden tutmuş bir haldeydi. Ömer ona: ’Yâ Rasûlallah! Şüphesiz sen bana, canımdan başka her şeyden daha sevgilisin!’ dedi. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.): ’Hayır (olmadı)! Canım yed(-i kudret)inde olan (Allah)’a yemin olsun ki; (ben) sana, canından daha sevgili olmadıkça (imanın kemale ermez).’ buyurdu. Bunun üzerine Ömer ona: ’Allah’a yemin olsun, işte şimdi sen bana şüphesiz canımdan daha sevgilisin.’ dedi. Nebi (s.a.v.): ’İşte şimdi (oldu) yâ Ömer!’ buyurdu.26
Dua…
Yâ Rabbe’l-âlemîn! bizi, Efendimizin (s.a.v.) kemal sevgisine sevk et ve bunu bize nasip et. Bu sevgiyle kalplerimizi, gönüllerimizi, hislerimizi mühürle. Bu sevgiyi bütün varlığımıza, etimize, kemiğimize, damarlarımıza, akıllarımıza ve her bir zerremize sirayet ettir.
Amin!
Son notlar
1 Buhârî, Îmân, 9.
2 Buhârî, Rikâk, 10.
3 el-Bakara, 2/197.
4 Deynûrî, el-Mücâlese Ve Cevâhiru’l-İlm, Dâru’bni Hazm, Beyrut 1998, h.no:278, c. II, s. 148.
5 Müslim, ez-Zühdü Ve’r-Rakâik, 13.
6 Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, Dâru’l-Cinân, Beyrut 1987, h.no:80, s. 81.
7 Hûd, 11/108.
8 el-Fâtiha, 1/5.
9 İbn-i Mâce, İkâmetu’s-Salavât Ve’s-Sünneti Fîhâ, 191; Tirmizî, Savm, 39.
10 el-Ahzâb, 33/28.
11 el-Ahzâb, 33/29.
12 Buhârî, Buyû’, 40.
13 el-Ahzâb, 33/31.
14 Âl-i İmrân, 3/31.
15 Meryem, 19/96.
16 Tirmizî, Tefsîru’l-Kurân, 20.
17 Yâ-sîn, 36/82.
18 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut 1997, h.no:20665, c. XXXIV, s. 262; Taberânî, Evsat, Dâru’l-Harameyn, Kahire 1995, h.no:2896, c. III, s. 191.
19 Meryem, 19/19.
20 el-Feth, 48/9.
21 el-Hucurât, 49/2.
22 el-Kehf, 18/105.
23 ez-Zümer, 39/65.
24 Dîvân Hassân b. Sâbit, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1994, s. 21; Berkûkî, Şerh Dîvân Hassân b. Sâbit, Dâru’l-Kutubi’l-Arabî, Beyrut 2008, s. 42
25 Buhârî, Îmân, 8.
26 Buhârî, el-Eymânu Ve’n-Nuzur, 3.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.