Özlenen Rehber Dergisi

164.Sayı

DELİLLERİYLE RABITA

Murat SÜTÇÜ Özlenen Rehber Dergisi 164. Sayı
Rabıta; bir insanın Allah Teâlâ’nın, Peygamberimiz (s.a.v.)’in veya bir veli zatın huzurundaymış gibi ya da ölüm anı gelmiş gibi yaptığı tefekkürdür. Bu işin esas gaye ve hedefi, her an Allah’ın huzurunda olma şuurunu elde ederek nefislerin kötü ahlaklarından kurtulup O’nun rızasını ve muhabbetini kazanmaktır. Yani rabıta; maksat değil araçtır.
Rabıta; muhabbeti daima canlı tutmaktan ibarettir. Bu açıdan bakıldığında kâinatta rabıtasız hiçbir insan yoktur. Herkes birileriyle kalben irtibat hâlindedir. Annemizle, babamızla, çocuklarımızla, eşimizle velhasıl sevdiklerimizle aramızda gönül bağımız vardır. Rabıtanın da aslı gönül bağı olduğundan rabıtanın meşru olduğunu inkâr etmenin hiçbir mantığı yoktur. Çünkü rabıta yapmayı şirk sayanlar bile sevdikleriyle gönül bağı içerisindedirler. Bu yersiz iddialarında haklı olsalardı, kendileri de dâhil olmak üzere bütün insanlar müşrik olmuş olurdu.
Bu hususta Ubeydullah Ahrâr hazretleri şöyle buyurmuştur: ’…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi (kâmil) bir mü’mine bağlamak (ve ona muhabbet duymak), niçin küfre sebep olsun?’1
Üstelik gönlü manevi rehberlere bağlı olmayan insanların, yanlış örneklerin peşine takılması pek uzak bir ihtimal de değildir.
Diğer yandan rabıtayı meşru görenler ne rabıtanın bir ibadet olduğu iddiasındadırlar ne de mürşitlerini ibadete müstahak görmektedirler. İbadete müstahak olan ancak Allah Teâlâ’dır. Fakat rabıta meselesinde; mürşidi hakkında ifrata kaçanlar ve ona ulûhiyet yükleyenler elbette şirk içerisindedirler. Sadece şu var ki; rabıta, gönüldeki masivayı ve gafleti gideren, kalbi toparlayan bir özelliği olduğundan dolayı ibadetleri takvaya uygun yapabilmemize yardımcı konumundadır.
Rabıtanın şirk olduğuna dair delil olarak sunulan olan Zümer Suresi’nin 3. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmaktadır: ’O müşrikler derler ki: ’Biz putlara ancak bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.’2
Bu ayete bakıldığında müşriklerin şirke düşme sebebi, o putlara tapmaları ve ibadete layık görmeleridir. Bu ayetten yola çıkarak rabıta yapan kimseye şirk izafe etmek, o kişiyi küfürle itham etmek demektir ki -eğer itham edilen kişi müminse- bu sözü söyleyen kişinin kâfir olmasına sebeptir. Birtakım kesimler bu şirk lafını ağızlarına sakız etmişler, o şirk, bu şirk… bari uygun değildir, yapılmaması gerekir gibi bir ifade kullansalar neyse. Birbirimizi küfürle itham ederek varacağımız bir nokta, bir menzil yok. Bunun yerine birbirimizi anlamaya çalışmalıyız. Diller susmalı, deliller konuşmalıdır.
Allah Teâlâ; ’Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın!’3 buyurarak kendisiyle kulları arasına vesile konulabileceğini hatta konulması gerektiğini ifade ettiği halde rabıtanın şirk olduğunu söylemek akıl kârı değildir.
Rabıta; nefislerin eğitim ve terbiye metotlarından biridir. Rabıta niçin yapılır? Kendisine muhabbet beslenilen Allah dostuyla kalbî bir beraberlik hali yakalayabilmek, sevgi bağı kurmak ve nefisleri olgunlaştırmak için rabıta yapılır, yoksa kimse mürşidine tapma niyetiyle rabıta yapmaz. Tabi ki tapma niyetiyle rabıta yapan varsa da şirke düşmüştür. Onu da savunacak halimiz yok.
Diğer yandan Allah dostlarını sevmenin ne kadar faydalı olduğu tartışılamaz. Nitekim çevremize baktığımız zaman; namazsız-niyazsız, madde bağımlısı ve kötü yolda bocalayan birçok insanın bu zatlar vasıtasıyla hidayet buldukları ve kötü ahlaklarını bırakıp güzel bir mümin haline geldikleri inkâr edilemeyecek bir gerçektir.
Rabıtanın Kur’ân’dan Delilleri
Kur’ân’da rabıta ile ilgili birtakım işarî deliller vardır. Şöyle ki:
1- Cenâb-ı Hak, müminleri sadık ve salih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek: ’Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun!’4 buyurmaktadır.
Dikkat edilirse Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede; ’sadıklar olun’ buyurmuyor; ’sadıklarla beraber olun’ buyuruyor. Çünkü sadık olmak, sadıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir.
Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri bu ayet hakkında şöyle demiştir: ’Ayet-i kerimedeki: ’Sadıklarla beraber olun!’ emri, daimî bir surette beraberliği ifade eder. Ayette ’beraberlik’, mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifade eder. Fiilî beraberlik, sadıkların meclisinde kalp huzuruyla, fiilen bulunmaktan ibarettir. Hükmî beraberlik ise gıyaplarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibarettir.’5
Yani ya sadıkların meclisine bizzat devam ederek onlardan ilim ve feyz alacağız, söylediklerini dinleyip hal ve tavırlarını örnek alacağız –ki bu beraberlik imkânı her zaman olmayabilir- ya da salih ve sadık zatlara muhabbet duyup, onların gıyabında da kendini onların yanında hissederek, hallerini tefekkür ederek hayata o büyük zatların penceresinden bakacağız ki onlarla beraber olma emrini yerine getirmiş olalım.
İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: ’Sonra sadıklar, vuslat yoluna irşat eden (mürşid-i kâmil)lerin ta kendileridir. Şu halde salik, onların sevdiklerinin (dostlarının) cümlesi içerisinde ve kapılarının eşiğindeki hizmetçilerin zümresinden olduğu zaman, muhakkak ki onların sevgileri, terbiyeleri ve velayetlerinin kuvveti ile seyr-i ilallâh (Allah’a kavuşma yolunda seyir/ilerleme) ve O’nun (Allah’ın) dışındakileri (masivayı) terk etme mertebelerine ulaşır.’6
2- Cenâb-ı Hak; ’Bana yönelenlerin yoluna uy.’7 buyuruyor.
İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) bu ayet-i celilenin tefsirinde şöyle demiştir: ’Sonra ayet, kâfirlerle ve fasıklarla arkadaşlıktan yasaklamaya ve salihlerle arkadaşlığa teşvik içermektedir. Zira yakınlık tesir edici, tabiat (fıtrat) çekici ve hastalıklar sirayet edicidir.’8
Bu ifadeler, sohbet ve rabıta gibi vazifelerin faziletini açıklamak ve nefs-i emmarelerinin arzularına uyanlardan şiddetle uzak durulmasının önemini beyan hususunda çok net bir tavır ortaya koymaktadır.
3- Ayet-i kerimede: ’Onlar ki, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.’9 buyrulmaktadır.
Müfessirlerin İmamı Fahruddin-i Râzî (rh.a.) bu ayet-i celilenin tefsirinde şöyle bir açıklamada bulunmuştur: ’Allah Teâlâ kendini zikretmeye teşvik etti. Fakat iş tefekküre gelince, Zatı hakkında düşünmeye teşvik ve davet etmedi. Aksine yerlerin ve göklerin tefekkür edilmesini teşvik etti. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin: ’Allah’ı(n zatını) tefekkür etmeyin. Allah’ın mahlûkatını tefekkür edin…’10 sözü de bu manadadır. Bunun sebebi şudur: Biz, yaratılan varlıkları düşünerek, onun yaratıcısı hakkında bir bilgiye sahip olabiliriz. Varlıkları düşünmek ve onlardaki ilahi sanat ve tecelliyi görmek mümkündür, fakat Zat-ı Bari’yi düşünmek mümkün değildir.’11
Bu ve buna benzer diğer ayeti kerimelere bakılırsa; yerlere, göklere, dağlara, taşlara, denizlere velhasıl yaratılmış her şeye bakarak bu tefekkür yapılabilir. Fakat yeryüzünde düşünülmeye, tefekkür edilmeye en layık olan varlık insandır, fakat her insan, görüldüğünde ve hatırlandığında Allah Teâlâ’yı hatırlatmaz. Bir hadis-i şerifte: ’Allah dostları, görüldükleri zaman Allah hatırlanan kimselerdir.’12 buyrulmaktadır. İşte bu hadis-i şerifte bildirilen Allah dostlarını düşünmek, onları; Allah Teâlâ’yı hatırlattıkları için hayal etmek, rabıta yapmak da bu tefekkürün en zirve noktasıdır diyebiliriz.
Rabıtanın Sünnetten Delilleri
Sahabe-i Kiram rabıtalarını; günlük yapmaları gerekli olan bir evrad gibi yapmıyorlardı. Mesela oturup da ’her gün 10 dk veya 20 dk Rasûlullah’a rabıta yapayım’ gibi bir uygulamaları yoktu. Çünkü Rasûlullah sevdalıları için herhangi bir odaklanmaya, bir motivasyona gerek kalmadan rabıta kendiliğinden hasıl oluyordu. Çünkü aşığın aklından ve kalbinden, maşuku bir an olsun gider mi? İlerleyen zamanla doğru orantılı olarak kalplerin dağınıklığı artıp muhabbet azalınca peygamber varisi meşayıh; bu sevgi irtibatının sağlanıp daha da kuvvet bulması için belirli bir vakit koyma zaruretini hissetiler ki böylece onlar, mürşitlerinden feyiz alsınlar, kalplerini zorla da olsa toplamaya muvaffak olabilsinler. Yani ’Sahabe zamanında rabıta yoktu, onlar rabıta yapmamışlar o yüzden bidattir’ denilirse; deriz ki; Sahabe efendilerimiz, Peygamberimize rabıta halini her an yaşıyorlardı. Bu işe rabıta isminin sonradan verilmiş olması rabıtanın bidat olduğu anlamına gelmez. Zira rabıtanın aslı mevcuttur. Sünnet’te aslı olan bir şeyin şekli, o şeyi bidat kılmaz.
Mesela;
Âişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bir adam Nebi (s.a.v.)’e geldi ve: ’Yâ Rasûlallah! Muhakkak sen, bana canımdan daha sevgilisin. Ve muhakkak ki sen, bana ailemden daha sevgilisin, çocuğumdan da daha sevgilisin. Muhakkak ben evde oluyorum, seni hatırlıyorum da sabredemiyorum, nihayet sana geliyor ve sana bakıyorum. Kendi ölümümü ve senin ölümünü hatırlayınca bildim ki; muhakkak sen cennete girdiğin zaman peygamberlerle birlikte yükseltileceksin (yüksek derecelere nail kılınacaksın). Ben ise cennete girersem seni göremeyeceğimden korkarım.’ dedi. Nebi, Cibrîl şu âyetle ininceye kadar ona cevap vermedi. ’Ve her kim Allah ve Rasûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdirler. Bunlarsa ne güzel arkadaştır.’13
İşte bu örnekten de anlaşıldığı gibi Sahabe efendilerimizin sevgisi ve rabıtası o derece şiddetliydi
ki Peygamberimizi görmeden bir an olsun duramıyorlar, O’ndan ayrı düşmek korkusu dünyalarını zindana çevirmeye yeterli bir sebepti. Şimdi şirk bunun neresinde?!
Bir rivayette şöyle buyrulmuştur: ’Beş (şey) ibadettendir: Mushaf’a bakmak. Kabe’ye bakmak. Anne babaya bakmak. Zemzem’e bakmak ki o günahları döker. Âlimin yüzüne bakmak.’14
İlmiyle amel eden âlimler, Allah’ın veli kulları, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlattıkları için;15 insanların, Allah’a daha iyi bir kul olmaları, Allah’a yaklaşmaları hususunda bir vesile, bir yardımcı konumundadırlar. Allah’ın veli bir kuluna rabıta yapan hiçbir kimse ona tapmak için, onu ibadet edilmeye layık olarak gördüğü için yapmaz. Bunlar meseleye önyargıyla yaklaşanların mesnetsiz iddialarıdır.
İbn-i Abbâs (r.anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: (Rasûlullah’a): ’Yâ Rasûlallah! Arkadaşlık yaptıklarımızın hangisi daha hayırlıdır?’ denildi. (Rasûlullah): ’Görülmesi size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ameli size âhireti hatırlatan kimsedir.’ buyurdu.16 Görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatan bir şeyin, düşünüldüğünde hatırlatmaması imkânsızdır.
Netice olarak onları bizzat gördüğümüzde Allah Teâlâ’yı hatırlamamız ne kadar normal, hatta olması gereken bir davranış ise, gıyabında da onların suretlerini hayal edip düşünmemiz de bize Allah Teâlâ’yı hatırlatacağı gerçeğinden hareketle şu sonuca varabiliriz ki; rabıta, kul ile Allah arasında perde değil, bilakis kulu Allah Teâlâ’ya götüren bir vasıtadır.
Bununla birlikte rabıta yüzyıllardır yaşanan bir vakıadır. Bazılarının yok demesi bir şeyi değiştirmez. Tasavvuf erbabının kahir ekseriyeti rabıtayla insanların terbiye edildiğini buyururken, karşıt görüşlü olanların bunu yok farzetmeleri bu gerçeği yok etmez.


Son notlar
1 Ali b. Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât, (thk. Ali Asgar Mu’îniyân), Tahran 2536/1977, c. II, s. 636-637.
2 ez-Zümer, 39/3.
3 el-Mâide, 5/35.
4 et-Tevbe, 9/119.
5 Bkz., Ulemâu’l- Muslimîn Ve Ceheletu’l-Vahhâbîn’in son kısmında yer alan ’Risâle Fî Tahkîki’r-Râbita’ risalesi, Hakikat Kitabevi, İstanbul 2003, .s. 208.
6 İsmâîl Hakkî el-Bursevî, Tefsîru Rûhi’l-Beyân, Matbaa Osmâniyye, İstanbul 1926, c. III, s. 532.
7 Lokmân, 31/15.
8 İsmâîl Hakkî el-Bursevî, Tefsîru Rûhi’l-Beyân, c. VII, s. 80.
9 Âl-i İmrân, 3/191.
10 Ebû Nuaym el-Esbahânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, c.6, s.66, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1988.
11 Fahruddin-i Razi, Mefatihu’l Ğayb, c. IX, s. 111.
12 Bezzâr, Müsned –el-Bahru’z-Zehhâr-, Mektebetu’l-Ulûmi Ve’l-Hikemi, Medine 1988, h.no:5034, c. XI, s. 251.
13 en-Nisâ, 4/69.
Taberânî, Evsat, Dâru’l-Harameyn, Kahire 1995, h.no:477, c. I, s. 152.
14 Suyûtî, el-Fethu’l-Kebîr Fî Dammi’z-Ziyâde İle’l-Câmii’s-Sağîr, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut ts., c. II, s. 92.
15 Bezzâr, Müsned –el-Bahru’z-Zehhâr-, h.no:5034, c. XI, s. 251.
16 Ebû Ya’lâ el-Mevsılî, Müsned, Dâru’l-Me’mûn Li’t-Turâs, Beyrut 1990, h.no:2437, c. IV, s. 326.
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

Henüz hiç kimse yorum yazmadı.