Özlenen Rehber Dergisi

171.Sayı

MEZHEP MESELESİNE DAİR

Mustafa ŞENTÜRK Özlenen Rehber Dergisi 171. Sayı
Mezheb Nedir?

Sözlükte ’gitmek’ anlamındaki ’zehâb’ kökünden hem masdar hem de ’gidecek yer ve yol’ manasında mekân ismi olan mezheb kelimesi, terim olarak ’dinin aslî veya fer’î hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem’ diye tanımlanabilir.(TDV DİA Mezheb maddesi)
Mezhebler arasında ’esasta’ hiçbir ayrılık yoktur. Ayrılık, ’teferruatta’, dinin özüne dokunmayan ’fer’îmeseleler’dedir. Yine bunun yanında hiçbirmüctehid kendi adına bir mezheb kurmak iddiasıyla ortaya çıkmamıştır. Kuran ve hadislerden çıkardıkları hükümlerin başkaları tarafından benimsenmesi neticesinde, tarihi süreç içerisinde kendiliğinden o müctehid adına bir mezheb teşekkül etmiştir.

Mezhebler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Bu mesele asıl itibarı ile birkaç cümlede anlatılabilecek ölçüde sığ değil. Mevzuyu öz mahiyetinde anlayabilme adına şunları söyleyebiliriz.
Peygamberimizin (s.a.s.)Asr-ı Saadetindesahabenin bir kısmı devamlı olarak Allah Resulü’nün(s.a.s.)yanında kalıyor, Kur’an’ı ve hadisleri ezberliyor, onların manalarını iyice kavramaya çalışıyorlardı. Efendimizin (s.a.s.)Kur’an’ın hükümlerini nasıl uyguladığını bizzat görüyor, ayetlerin iniş sebeplerini biliyorlardı.

Allah Rasulü’nün(s.a.s.)vefatından sonra, bu sahabeler Mekke ve Medine dışına çıktılar, çeşitli İslam memleketlerine gittiler. Bunlar, gittikleri yerlerde Hicaz’dakinden farklı örf ve âdetlere sâhip insanlarla karşılaştılar. Halk gelip dinî meselelerionlardaki üstün meziyetlere ve dini bilgilerine bağlı olarak sahabeye soruyor, onlar da o mesele hakkında Kur’an ve Sünnetin hükmünü bildiriyorlardı. Sorulan mesele hakkında Kur’an’da ve hadiste hüküm bulamazlarsa, o meselede ictihad edip meseleyi açıklığa kavuşturuyorlardı. Sahabe, gittikleri şehirlerde, hem hâkim, hem müftü, hem vali, hem muallim durumunda idiler. Bulundukları yerde âdeta birer ekol meydana getirmişlerdi. Birbirlerinden çok farklı yerlere dağıldıkları ve farklı örf ve âdetlere sâhip insanlar içinde yaşadıkları; bilgi, zekâ ve kavrayış bakımından da aralarında farklar olduğu için, sorulan meseleler karşısında pek tabiî olarak farklı ictihadlar, ayrı görüş ve kanaatler ortaya çıkabiliyordu.

Bir sahibinin etrafında toplanan talebeleri, o sahibinin kendisinden sonra da onun sistemi ve metodu doğrultusunda ictihad yapmaya, kapalı olan meseleleri çözmeye, cemiyette yeni ortaya çıkan durumlara hükümler bulmağa çalıştılar. Bu çalışmalar neticesinde, zamanla fıkhî mezhebler teşekkül etmeye başladı. Bazı mezhebler kendilerine fazla taraftar bulamadığı için, zaman içinde kaybolurken; bugünkü 4 büyük mezheb umumun teveccühünü kazanarak kuvvet buldu, yaygınlaştı ve günümüze kadar geldi.

Mezhebler Arasında Görüş Ayrılıkları Olması Nereden Kaynaklanmaktadır?
Mezheb konusu sadedinde akıllara gelebilecek en temel sorulardan birisi kuşkusuz budur. Bu ayrılıklar, çeşitli sebeplerden ileri gelir. Kur’an’da hüküm ifade eden ayetleri (ki bunlara, nass denir) anlayış, herkes için başka başka olabilir. Zira nassların, usûl-i fıkıhta beyan edildiği üzere, pek çok kısımları vardır: Hafi, mücmel, sarîh, kinâye, mecaz, hakikat, mutlak - mukayyed, hâs - âmm gibi. Bu yüzden müctehidlerin aynı nassı anlayışları farklı farklı olmaktadır.

Ayrıca, hadislerin de nevileri, çeşitleri vardır. Mütevâtir, meşhûr, haber-i vâhid, mürsel, muttasıl, münkatı’ gibi. Bu hadîsleri delil olarak kullanma konusunda da müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bunun neticesinde de farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
Meselâ Hanefîler hadisler konusunda titiz davranır. Haber-i vahidi (Tek sahabeninrivayet ettiği hadisi) delil olarak kabul etmezler. Şafiiler ise, haber-i vahidikabul eder ve onu Kıyâs’a tercih ederler. Hanefîler mürsel hadisi alır, Şafiiler almazlar.(Konu hakkında detaylı bilgi için bakınız:Ali Osman Koçkuzu, Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahidlerin İtikat ve Teşri Yönlerinden Değeri, sayfa 110 vd. Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 1988 Ankara)

İşte bu gibi delillerdeki ihtilâf ve kabul edilen delilleri de farklı anlayış, müçtehitlerin aynı meselede farklı hükümler vermelerine sebep olmuştur. Bunların yanında fetva verilen beldenin örf ve âdetleri de, müçtehitlerin yaptıkları içtihatlaratesir etmiştir.

Müctehidler Arasında Görüş Ayrılıkları Olmasının Mahzuru Var mıdır?

Müctehidler arasında görüş ayrılıkları olmasının mahzuru olmadığı gibi bu ihtilâflar, ümmet için rahmet olmuştur.(Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I/210-212)
Herhangi bir mesele hususunda bir mezhebde zorlukla karşılaşınca, zaruret halinde, o mesele başka bir mezhebin kolaylık ifade eden hükmü ile halledilme yoluna gidilmiştir. Böylece mezheblerin varlığı ümmet için kolaylığa ve genişliğe vesile olmuştur.

Mezheblere Ne Lüzum Var? Herkes Kendisi Kur’an’ı ve Hadisi Okuyup Hüküm Çıkaramaz mı?

Öncelikle şunu belirtmek mevzuya bakış noktamızı belirtme açısından son derece mühimdir. Mezhepler dinde ayrılık ya da ayrımcılık olsun diye, lüzumu olmadan oluşmuş, ortaya çıkmış olgu ve kavram değildir. Mezhepler, dinde vahyi, yani Kur’an’ı ve sünneti açıklayan zengin, isabetli ve sıhhatli yorumlara ulaşmak için kurulmuş birer okul olarak ortaya çıkmışlardır.

Cenab-ı Hakk’ın vahiyle sabit kıldığı meselelerde zaten, mezhepler arasında görüş ve uygulama farklılığı yoktur. Ancak vahiy nazarı, sırf rahmeti şümullü tutmak ve her insanı kucaklayabilmek, hiçbir ihtiyacı dışarıda bırakmamak için her meselede kesin hüküm koymamış, teferruatı âlimlerin içtihatlarına bırakmıştır. Bu bir bakıma vahiy dininin insan aklına ve düşüncesine duyduğu güven ve itimadın tecellisidir.

Müslüman olan her ferdin, dinî meseleleri ve hükümleri doğrudan doğruya Kur’an ve Sünnetlerden çıkarabilmesi mümkün değildir. Bunu, ancak müctehidlik pâyesine erişmiş, salahiyetli İslâm âlimleri yapabilir. Geriye kalan Müslüman halka, o büyük din âlimlerinin izah ve görüşlerini anlamak ve benimsemek, onların yolundan gitmek düşer. Bunu şu örnekle daha da pekiştirelim: İlâçların ham maddesi bitkiler, otlar, madenler vs. olduğu halde, nasıl herkes ondan ilâç yapamıyor, bu iş için ayrıca eczacılık tahsili gerekiyorsa; dinî meselelerde temel kaynak Kur’an ve Sünnet olduğu halde, ondan hüküm çıkarmak işini de sıradan her Müslüman yapamaz; ancak müctehidlik seviyesine ulaşmış âlimler yapabilir. Herkesin dinî kaynaklardan hüküm çıkarmağa ilmi, bilgisi, aklı, idrak seviyesi, basiret ve feraseti yetmez.

Mezhebler Kaça Ayrılır?

Mezhebler temelde ikiye ayrılır:
1 - Fıkhî mezhebler,
2 - İtikadi mezhebler

Hak/Doğru Bir Tane Olur. HâlbukiEhl-i Sünnet MezheblerinHepsinin Hak Olduğunu Kabul Ediyoruz. Bu Nasıl Olur?

Şimdi düşünelim, bir su, beş ayrı mizaçtaki hastaya göre beş ayrı hüküm alan bir su. Meselâ, birinin hastalığının nev’ine göre ilâçtır. Tıbben ona vaciptir. Diğer birine, hastalığı sebebiyle, zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer birine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur. Diğer birine zararsız olduğu gibi, faydası da vardır. Tıbben ona sünnettir. Bir diğerine de ne zararlı, ne de faydalıdır. Tıbben ona mübahtır. Hastanın durumuna göre, bunların beşi de haktır. "Bu ilâç, yalnızca vaciptir." denilemez.

İşte bu misaldeki gibi, İlâhî hükümler demezheblere tabi’ olanların durumuna göre değişir. Farklı farklı olur. Üstelik herbiri de hak olur. Buna bir misal verelim: İlâhî hikmetin tensibiyle, İmam Şafii’yeittibâ’ edenlerin çoğu, köylülük ve bedeviliğe yakındırlar. Bunlar cemiyet hayatında geri olduklarından, herbiri bizzat dergâh-ı İlâhiyeye kendi derdini söylemek, hususî dileğini bizzat arz etmek mizacındadırlar. Bu yüzden de, imam arkasında Fatiha’yı tek tek okurlar. Bu hüküm hak ve doğrudur. İmam-ı Azam’a ittibâ’ edenlerin çoğu ise, şehirliliğe ve medeniyete daha yakın, içtimaı hayatı benimsemiş kimselerdir. Bunların nazarında bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam da umum o cemaat adına, sözcü olarak konuşur; kendileri de onun kalben tasdikcisi olurlar. Bu bakımdan Hanefî mezhebinde imam arkasında tek tek Fatiha okunmaz. İmam, cemaat adına okur. Cemaat da âmin diyerek onu tasdik eder. Bu hüküm de evvelki gibi, hak ve doğrudur.

Hiçbir Mezhebe Bağlı Olmamak ya da Mezhepsizlik Durumu

İctihad derecesine çıkamamış bir insan mukalliddir. Mukallid müçtehidi taklid eder. Müctehid içtihadında isabet etse iki, hata etse bir sevap kazanır. Dolaysıyla içtihadında hata etmiş bir müçtehidi taklid eden mukallid, bu içtihada göre amel etse günah işlemiş olmaz.

Diğer taraftan hadislerden hüküm çıkarmak için ya sahabeler gibi hadislerin varid olma sebebini yaşayarak bilmek veya bunu ilim tahsiliyle öğrenip ictihad derecesine çıkmak gerekir.

Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası ’Kur’an’, ’sünnet’, ’icma-i ümmet’ ve ’kıyas-ı fukaha’dan ibaret olan edille-i şeriyyedir.

Bir mezhep imamını taklit eden kimse hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde her hangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.
İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.

Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir. (Muhammed Seyyid, Medhal, Matbaa-i Amire, İstanbul, 1333, s. 306)

Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi, onları hafife almak manasına gelir.
Son asrın âlimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin hâlini şöyle tasvir eder:"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: "Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani" görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler. (Muhammed Zahid el-Kevserî, Makalat, s. 163 Ter. Doç. Dr. Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul 2014)

Yine son devrin âlimlerinden merhum Said Ramazan el-Bûti ise bu konuda, "Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm’ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı Azam, İmâm-ı Şafi’i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak ede gelmişlerdir." der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bidat." olduğunu ilâve eder.Yine el-Bûti, mezhepsizliği dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm’ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:

’Ben bu mezhepsizlerden hiç birinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir!"

Ramazan el-Bûtimezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:

- Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur?

- İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?

Bu soruya kendisi şöyle cevap verir:

"Hiç şüphe yoktur ki, bunun arkasından gelecek olan şey, insanların tamir edeceğiz diye kendi evlerini bile bile tahrip etmeleri, tedavi zannıyla kendi canlarına kendilerinin kıymalarıdır." (Said Ramazan, el-Buti, Mezhepsizlik Bidattir , (Ter; Durmuş Ali Kayapınar), Sebat Basımevi, Konya, 1976, s. 146, 182, 192, 206)

Mezhep tanımayanları bu tehlikenin kapısına getiren ve müçtehitlere tâbi olmaktan men eden en mühim sebep, kendi rey ve düşüncelerini müçtehitlerin görüşlerine müsavi, hatta onlardan daha üstün görmeleridir.İmam-ı Şârânî Hazretleri de bu hususta şöyle buyurur:

"Müçtehitlerin sünnet buyurduklarının hepsi ile amel et ve mekruh dediklerini terk et! Onlardan bu hususta delil aramağa kalkma! Çünkü sen, onların dairelerinde mahpussun. Onların makamına varmadıkça doğrudan kitap ve sünnete ulaşmakta, onları geçmen ve hiçbir zaman hükümleri onların aldığı yerden alman mümkün değildir. Bütün mezhepler, bana göre, parmakların el ayasına ve gölgenin aslına bitişik olması gibi, şeriata bitişiktirler...’ (Şârânî, Mizanü’l-Kübra. Berekât Yayınevi, İst. 1980, s. 41, 45)
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

1 kişi yorum yazdı.