Özlenen Rehber Dergisi

123.Sayı

Unutulmayanlar; Yusuf Bin İsmail En-nebhani (1849-1932)

Embiya KIMIŞOĞLU Özlenen Rehber Dergisi 123. Sayı
Son devrin İslâm âlimlerinin büyüklerinden fakih, muhaddis ve mutasavvıf Yûsuf bin İsmâil en-Nebhani 1849 senesinde Hayfa kasabasının Eczim köyünde doğdu. Babası hafız, eş-Şeyh İsmail en-Nebhani’den ilk eğitimini aldı. 1866-1872 yılları arasında Câmiü’l-Ezher (Ezher Üniversitesi)’de okudu. En meşhur hocaları: eş-Şeyh İbrâhim es-Sekâ eş-Şâfiî, Allâme muhterem eş-Şeyh es-Seyyid Muhammed ed-Demen-hûrî eş-Şâfiî, Allâme muhterem eş-Şeyh İbrâhim ez-Zurû el-Halîlî eş-Şâfiî, Allâme muhterem eş-Şeyh Ahmed el-Echûrî ed-Darîr eş-Şâfiî, Allâme muhterem eş-Şeyh Hasan el-’Adevî el-Mâlikî, Allâme muhterem eş-Şeyh es-Seyyid Abdu’l-Hâdî Necâ el-Ebyârî, eş-Şeyh Şemsu’d-Dîn Muhammed el-Enbâbî eş-Şâfiî, Abdu’r-Rahmân eş-Şirbînî, eş-Şeyh Abdu’l-Kâdir er-Râfiî el-Hanefî et-Trablusî, Yûsuf el-Berkâvî el-Hanbelî’dir.
Tahsilini bitirdikten sonra memleketine dönerek Akka ve Eczim’de din dersleri verdi. Beyrut ve Şam’a ziyaretlerde bulundu. Allame es-Seyyid eş-Şerif Mahmud Efendi el-Hanefi’den umumi icazetname aldı. 1876’da İstanbul’a geldi. Arap kavmiyetçiliğini teşvik için Avrupa’da Arapça yayınlanan gazetelere karşı, Babıali’nin maddi desteğiyle İstanbul’da Arapça çıkarılan El-Cevaib gazetesinin mes’ul müdürlüğünü yürüttü. 1883’te Hatay İlimizin 80 km. kadar güneyinde bulunan, Suriye-Filistin sahil şeridindeki Lazkiye kentine ceza mahkemesi reisi olarak atandı. 1888’de Kudüs-ü Şerifte ceza mahkemesi hakimliğine tayin edildi. Aynı yıl içerisinde Beyrut hukuk mahkemesi reisliğine terfi etti. Merhûm, Jön-Türk ihtilâline ve II. Abdu’l-Hamîd Hân’ın hal’ine kadar Beyrut Hukûk Mahkemesi Reisliği vazîfesini sürdürmüştür. Jön Türklerin, II. Abdu’l-Hamîd Hân’a muhabbeti olan böyle bir âlim zâtı azletmiş olmaları anlaşılmaz değildir! Bu büyük âlim azlinden sonra köyüne çekilip kendini tamâmiyle ibâdet-u tâate, eser te’lîfine verdi. Medîne-i Münevvere’ye gitti ve uzun müddet Efendimiz (s.a.v.)’e komşu oldu. Şerîf Hüseyin isyânından sonra tekrâr Beyrut’a, köyüne geri döndü ve 29 Ramazân 1350’de (06.02.1932) dâr-ı bekâya göçtü. Rabbim mekânını cennet ve sevgilisi Rasûl-i Zîşân Efendimiz (s.a.v.)’e komşu eylesin (âmin!).
en-Nebhani İslam aleminin zorda olduğu bir dönemde yaşamış, Osmanlı devletinde ayrılıklar çıkarıp İslam birliğini ve İslam itikadını bozmaya çalışan zihniyetlerle mücadele etmiş, Osmanlıya husumet besleyen ve İslam birliğini bozmaya çalışanların maşası haline gelen Muhammed Abduh ve Afganiyle bizzat görüşmüş, dışarıda ecnebîlerin, içeride mezhebsiz / reformist gürûhun kemirmeye çalıştıkları dîn-i mübîn’in ve Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Osmanlı’nın ve Hilâfet-i İslâmiyye’nin yılmaz müdâfiî olmuş, yazdığı onlarca eseriyle bu gürûhun üzerine âdeta yıldırımlar yağdırmıştır. Bu i’tibârladır ki; günümüz neo-’selefî’leri, mezhebsiz ve reformcuları kendisini hiç sevmezler ve eserlerinde bahsetmezler.
Osmanlı Devletinin son zamanlarında yaşayan Yûsuf Nebhânî hazretleri, devletin parçalandığını ve yıkıldığını görmüş, İslâm düşmanlarının bilhassa İngilizlerin türlü hîleleriyle Türklerle Arapların birbirlerine düşman edildiklerine ve düşmanların maskarası durumuna düştüklerine şâhid olmuş Osmanlıların İslâmiyete yaptıkları hizmetleri de takdir etmiş bir Osmanlı alimidir.
Tarikata müntesibiyeti bilinen ve Allah dostlarına karşı büyük bir sevgi besleyen en-Nebhani’nin bu yönüne vurgu yapan aşağıdaki örnekler dikkatimizi çekmektedir:
Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında Beyrut’ta vazîfeli olduğu sırada, Beyrut vâlisi bir takım gerekçeler ileri sürerek Yûsuf Nebhânî’nin vazîfeden alınması veya başka bir yere tâyin edilmesi için pâdişâha teklifte bulundu. Sultan Abdülhamîd Han, Yûsuf Nebhânî hazretlerini Beyrut’a yakın bir yere tâyin ederek, vazîfelendirmeyle ilgili kararnâmeyi imzâladı. O gece Peygamber efendimiz (s.a.v.), Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın rüyâsına girerek; ’Beyrut’ta bizi en çok seven Yûsuf Nebhânî idi. Bizim bu âşığımızın Beyrut’taki aslî vazîfesinde kalması uygundur.’ buyurdu. Pâdişâh bu rüyâ üzerine hazırlattığı kararnâmeyi iptal ettirdi ve Beyrut’ta kalması için emir çıkarttı.
Yûsuf Nebhânî hazretleri Peygamber Efendimizi sık sık rüyâda görür; ’Beni rüyâsında gören sağlığımdayken görmüş gibidir.’ hadîs-i şerîfinde müjdelenen yüksekliklere kavuşurdu. Bir defâsında Lazkiye’de vazîfeli bulunduğu sırada bir gece Peygamber Efendimize çokça salavât-ı şerîfe okuduktan sonra yatağına uzandı. Uyuduğu zaman rüyâsında ayı, on dördüncü gününde parlak olarak gördü. Yeryüzünü çok yakından aydınlatan ay ile Yûsuf Nebhânî hazretleri arasında çok kısa bir mesâfe vardı. Aya biraz dikkatli baktıktan sonra ayın üzerinde cemâl ve güzelliği gâyet çok bir çehre belirdi. O çehrenin sâhibi Yûsuf Nebhânî hazretlerine bakıyordu. Yûsuf Nebhânî de o çehreye bakıyordu. Dikkatlice baktığında o çehrenin sevgili Peygamberimize (s.a.v.) âit olduğunu anladı. Onu görmesinin çok kısa olacağını düşünerek, bu kısa zaman içinde en önemli bir husûsu istemeye niyet etti. Kendi kendine; ’En önemli şey, son nefeste îmânla gitmektir.’ diye düşündü. Peygamber Efendimize dönüp; ’Yâ Rasûlallah, ölüm ânında îmân ile gitmeyi istiyorum.’ diye tekrar tekrar yalvardı. Peygamber Efendimiz memnun ve tebessüm eder bir vaziyette bakıyordu. Biraz sonra ayın ışığı fazlalaştı. Peygamber Efendimizin mübârek çehreleri kayboldu. Ay aynı şeklinde ışığını saçmaya devâm etti.
Bir defâsında da Peygamber Efendimizi Medîne-i münevveredeki bir yerde rüyâda gördü. Peygamber Efendimiz yüzü açık bir halde uyuyordu. Yûsuf Nebhânî yakınına varıp oturdu ve uyanmasını beklemeye başladı. Orada başkaları da vardı. Biraz sonra Peygamber Efendimiz uykudan kalkıp bir kürsünün üzerine çıktı. Yûsuf Nebhânî hazretleri herkesten önce Peygamber Efendimizin huzûruna vardı, önce elini sonra da mübârek ayaklarını öptü. Peygamber Efendimiz ona; ’Cennet’e girersin.’ buyurarak müjdede bulundu.
Hadis, fıkıh ve tasavvufla ilgili onlarca eseri bulunan en-Nebhani’nin bazı eserleri de Türkçeye çevrilmiştir. (Şevâhidü’l-Hak, Allah Rasulünün (s.a.v.) Ahlakı ve Özellikleri, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Faziletleri, Namazın Fazileti ve Terk etmenin Cezası, Camiu Kerameti’l-Evliya, Ebedi Soylular Ehli Beyt) Bazı eserleri de Arapça orjinaliyle ülkemizdeki çeşitli kütüphanelerde mevcuttur.
En-Nebhani’nin Türkçe’ye çevrilen en önemli eseri Şevâhidü’l-Hak’tır.
ŞEVHİDÜ’L-HAKTAKİ BAZI GÖRÜŞLERİ:
Allah’a Cihet:
Allah Teâla üst, alt, sağ, sol, ön ve arka gibi cihetlerden münezzehtir. Binaenaleyh, Allah Teâlâ’nın zatı için üst yok, alt yok, sağ ve sol mevcut değil, arka ve ön yoktur. Bu cihetlerin hepsi, Allah Teâlâ’nın zatı için muhaldir. Zira bunlar, sonradan olmuş varlıklara ait vasıflardır. Onu, mekânlar ve zamanlar, yerler ve gökler kuşatamaz. Âlimler, zahiri manalarla Allah Teâlâ’nın yüce ve üst cihette olduğuna delalet eden nasları, ’Aziz ve Celil olan Allah için, yarattığı varlıklar üzerine kahr ve galebe ile, şeref ve izzet cihetiyle üstünlük vardır. Yoksa o, bir yönde mahsur veya vücudu sadece bir yöne tahsis olunmuş değildir. O bu gibi şeylerden büyük bir ulviyetle üstündür’ şeklinde tefsir etmişlerdir.
Gayb:

Asıl itibariyle gaybı bilmek, Allah’a mahsustur. Allah, kullarından dilediği kimseyi ’Gayb’a muttali kılar. Nitekim bir ayet-i kerime de şöyle buyrulmaktadır:
’(O), gaybı bilendir. Öyle ki, gaybına kimseyi muttali kılmaz. Meğerki razı olduğu bir Rasûl olsun’
Rasûlullah (s.a.v.)’ın birçok şeyi haber vermiş olduğu, kesinlikle bilinen hususlardandır. Buhari ve Müslim’in sahihlerinde, güven duyulan diğer hadis kitapları ile muteber siyer kitaplarında birçok şey zikredilmiş bulunmaktadır. Rasûlullah (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:
’Allah’a andolsun ki ben, Rabbimin bana öğrettiğinden başkasını bilmem.’ Bu itibarla, Rasûlullah (s.a.v.)’den, gaybi haber vermesine dair rivayetler, başka yoldan değil, O’nun peygamberliğinin sübutuna ve risaletinin sıhhatine delalet etmesi için ancak Allah’ın bildirmesi ile olmaktadır.
Müslim’de Ensardan Amrü’bnü Ahtab (r.a.) den şöyle dediği rivayet olunmaktadır: ’Allah’ın Rasulü bize sabah namazını kıldırmıştı. Minbere çıkıp bize bir hitabede bulundu. Ta güneş batasıya kadar hitabesine devam edip kıyamete kadar olacak şeyleri bize bir bir haber verdi. Bizim en âlimimiz, hıfzetmesi en ileri olandır.’ (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.234)
İbni Hacer, ’Feteva-i Hadisiye’de diyor ki: Peygamberlerin ve evliya’nın gaybı bilmesi, ancak Allah’ın bildirmesi ile olmaktadır. Bu takdirde, ’onlar gaybı biliyor’ sözü ıtlak olunmaz. Zira onların, müstakil olarak gaybı bildiklerine dair bir sıfatı yoktur. Bunun gibi, onlar bilmiyor, kendilerine bildiriliyor. Onlar, her gaybı bilmekte değillerdir. Allah Teâlâ’nın bazı gayblere velilerini muttali kılması, keramet; kerametler ise Rasûlullah (s.a.v.)’ın İslam dininin sıhhatine delalet eden mucizesi cümlesindendir. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.238)

EN-NEBHANİ’YE GÖRE KABİR ZİYARETLERİ VE EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN KABRİNİ ZİYARET

Makalemizin girişinde ehl-i sünnet alimi en-Nebhani hazretlerini tanıtmaya çalışıp; Allah’a cihet, İbn-i Teymiyye ve Gayb hakkındaki görüşlerini aktarmıştık. Şimdi de inşallah en-Nebhani hazretlerinin kabir ziyaretleri ve hassaten Efendimiz (s.a.v)’in kabrini ziyaret ve bu ziyaretler için yapılan yolculukların hükmü hususundaki değerli görüşlerini ve bu ziyaretlere karşı olan İbn-i Teymiyye ve Vehhabilere verdiği cevapları aktaracağız.
Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaret için yolculuk yapmanın hükmü, şayet İbni Teymiyye’nin batıl fikri gibi, ’Haram’ olsaydı, bu sebeple halk, Efendimiz (s.a.v.)’i ziyaret etmekten kendisini çekecek, Medine-i Münevvere şehirlerin, hatta köylerin en hakiri haline gelecekti. Belki de harabeye dönecekti. Zira oranın mamur kalması, Peygamber (s.a.v.)’in kabr-i şerifinin orada bulunması iledir. Çünkü mü’minlerin orayı ziyaret etmeleri, gelip gitmeyi tekrarlamaları ve bu mübarek şehirde komşu olarak kalmaları ancak Efendimiz (s.a.v.)’in hatırına ve kendilerinin saadete ermelerinde vesile olması için yapılmaktadır.
Vehhabilerin ve fikir önderlerinin peşine takılıp onlara muvafakat gösterenlerin Efendimize olan sevgileri, kalplerinde bu derece düşük olmasaydı, onun beldesinin harap olmasına ve ümmetinin onun kabr-i şerifinin ziyaretini bir def’a bile terk etmesine gönülleri razı olmazdı ve onlarla Peygamber Efendimize sevginin arasına giren kara perde, onların kalplerine yerleşmezdi. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.54)
İbni Hacer-i Mekki eş-Şafii, ’el-Cevheru’l-munazzam fi ziyareti’l-kasrişşerifi’n-nebeviyyil-Mükerrem’ adlı kitabında şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.)’i ziyaret; kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyasla meşru görülmektedir.
Kitab-i ilahi ile olan meşruiyetine delil, Allah’u Teâlâ’nın şu kavl-i kerimidir: ’Onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah’tan mağfiret dileselerdi onlara (sen) peygamber de mağfiret isteyiverseydi (n) elbette Allah’ı tevbeleri hakkıyla kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı.’ (en-Nisa, 4/64)
Bu ayet-i celile, ümmetin ona gelmesine ve huzurunda mağfiret dilmesine ve onun da kendileri için istiğfarda bulunmasına teşvike delalet etmektedir. Bu emir onun vefatı ile kesilmez, son bulmaz. Ayetten anlaşılıyor ki, Allah’u Teâlâ’nın tövbelerini kabul etmesi ve onlara esirgeyici olması Resul-i Ekrem’e gelmelerine, yanında mağfiret dileğinde bulunmalarına ve Rasûlullah’ın da onlar için istiğfar etmesine bağlı bulunmaktadır.
Rasûlullah’ın mü’minlerin tamamına istiğfarda bulunması, Allah’u Teâlâ’nın şu ayetiyle hasıl olmuş bulunmaktadır: ’Hem kendinin, hem erkek mü’minlerle kadın mü’minlerin günahlarının yarlığanmasını iste’ (Muhammed Suresi, 47/19)
’Kim evinden, Allah’a ve onun Peygamberine muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse muhakkak ki onun mükafatı Allah’a düşmüştür.’ (en-Nisa, 4/100)
Kabr-i Rasûlullah’ı ziyaretin Sünnetten delili; Peygamber (s.a.v.) Baki kabristanındaki mevtaları ve Uhud şehitlerini ziyaret etmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’in kabrini ziyaret ise, daha evladır. Zira ümmeti üzerinde onu tazim eden vecibesi vardır. Peygamber (s.a.v.)’i ziyaret, ancak tazim ve teberrük için; onun üzerine salât ve selamımızla, rahmet ve bereketin bize ulaşması maksadı ile yapılmaktadır. Onun kabr-i şerifinde hazır ve kabri kuşatmış bir halde melekler vardır.
İcma-i Ümmete gelince: İmamlar arasındaki ihtilaf, bu ziyaretin vacip veya mendup olduğu üzerine cereyan etmiştir. Selef ve haleften ulemanın çoğu, bu ziyaretin mendup olduğunda birleşmektedir.
Kıyasa gelince: Sahih ve müttefekun aleyh olan Buhari ve Müslim’in her ikisinin rivayet ettiği hadisde, kabirleri ziyaret etme müsadesi vardır. Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaret ise, daha evladır. Hatta onun kabri ile diğerleri arasında bir nisbet bile yapılamaz.
Hanifiler, Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaretin vacip derecesine yaklaşan bir sünnet olduğunu ifade etmişlerdir. Bazı Maliki imamları ise vacip olduğu görüşündedirler. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.63-64)
Peygamber (s.a.v.)’i ziyarette manevi yakınlığa niyet etmekle beraber, mescid-i nebeviye yolculuğa ve orada namaz kılmakla yakınlığa niyet etmekte sünnettir. Peygamber (s.a.v.)’in ’Bunu bir hacet değil, ancak benim ziyaretim için’ kavlinin hayat ve ölüm hallerine şamil olduğu hükmü çıkarılmaktadır.
Darekutni’nin haberi: ’Kim Medine’ye kadar (gelip) beni ziyaret ederse, onun için şefaatçi ve şahid olurum.’
Ebu Davud’un rivayet ettiği hadis de bu mevzudaki haberlerden başka bir örnek teşkil etmektedir: ’Kim kabrimi –veya beni dedi- ziyaret ederse onun için şefaatçi veya şahid olurum. Kim ki haremden birinde (Mekke-Medine haremleri) vefat ederse, yüce Allah onu kıyamet günü güven içinde olanlar arasında (diriltip mahşere) gönderir.’
Darekutni’nin rivayet ettiği hadis de bu haberler cümlesinden biridir: ’Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse, sanki hayatımda ziyaret etmiş gibidir. Kim iki haremden birinde ölecek olursa kıyamet günü güven içinde olanlardan biri olarak (mahşere) gönderilecektir.’
Ezdi’nin haber verdiği de bunlardan biri bulunmaktadır: ’Kim İslam’ın (şartlarından bulunan) Haccı (farizası)nı yapar, benim kabrimi ziyaret eder, (Allah yolunda) gaza eder ve Beyt-i makdisde namaz kılarsa Allah’u Teâlâ, farz kıldığı (haccı)nda ona sorguda bulunmaz.’
Başka bir haber de Hz. Ali (k.v.)’nin Peygamber (s.a.v.)’den merfu olarak rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: ’Kim ölümümden sonra benim kabrimi ziyaret ederse hayatımda beni ziyaret eden gibidir. Kim de benim kabrimi ziyaret etmezse bana cefa vermiş olur.’
İbni Hacer (rh.a.) şöyle demiştir: Bu hadisler Peygamber (s.a.v.)’i hayatta veya vefatından sonra, erkek ve kadın mü’minlerin uzaktan ve yakından ziyaret için geleceklerini kuvvetlendirmektedir. Bu hususun faziletine ve ziyaret için yolculuk hazırlığı yapmaya delalet etmektedir. Hatta, ziyaret için yolculuk yapmak, kadınlar için de mendubdur. Bunda ittifak olunmuştur. Her hacı için, ziyarette bulunmak sünnettir. Salihlerin ve şehitlerin kabirleri de böyle hükümlendirilmelidir. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.64-67)
Rasûlullah Efendimizin, Baki ve Uhud da bulunan ashabın kabirlerini ziyaret ettiği, sahih bir haber olarak bilinmektedir. Üzerinde ittifak olunan bir kaide vardır: ’Yakınlığa vesile olan şey de yakınlıktır.’
Bazı nasipsizlerin, kabr-i şerifi ziyareti veya oraya yolculuğu engellemeyi, tevhidi muhafaza olarak düşünmesi ve kabir ziyaretinin şirke sebep olacağını iddiaya kalkması, batıl olup, iddia sahibinin ahmaklığına delalet eder. Zira küfre götürecek hareket; kabirleri secdegah edinmek, onların üzerinde ibadet etmek, bir takım suretler tasvir (edip oralara dikmek) tir. Ziyaret, Selam verme (ve onlara) dua etmek ise, bunun aksi olan bir iştir. Her akıllı, bunların ikisi arasındaki farkı bilir. Bunların tamamının yasak olduğunu söylemek, Allah’a ve onun Rasûlüne karşı yalan isnad etmek olur.
Bu bahiste iki zaruri nokta vardır: Biri, Peygamber (s.a.v.)’e tazimin vacip olması ve onun derecesinin diğer insanların rütbesinden üstün bulunması; ikincisi ise, mübarek ve yüce bulunan Rabbin; zatı, sıfatları ve ef’ali yönünden, bütün mahlukattan ayrı olduğuna itikad etmektir. Artık kim bu şeylerden birinde, yaratılmışlardan birinin, noksan sıfatlardan münezzeh bulunan Allah ile ortaklığı olduğuna inanırsa, bu itikad şirk olur.
Cafer Sadık hazretlerinin bizzat Peygamber (s.a.v.) Efendimizi ziyaret ettiği ve ravzanın peşindeki direğin yanında durup sonra selam verdiği, daha sonra da ’Rasul-i Ekrem (s.a.v.)’ın başı buradadır’ dediği nakl olunmuştur.
’Kabrimi bayram yeri gibi yapmayınız’ hadis-i şerifi orada toplanma cihetiyle bayram gibi yapmayın, anlamındadır. Yahudiler ve Nasraniler, Peygamberlerin kabirlerini ziyaret için toplanırlar, orada oyun ve çalgı ile meşgul olurlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetlerini bu gibi davranıştan veya kabrine saygı gösterirken korunması emrolunan sınırı aşmaktan yasaklanmıştır. Ümmet-i Muhammedden birçok kimsenin naklettiği gibi, ümmetin ittifakı vaki olmuştur ki, kabr-i şerifi ziyaret, yakınlık vesilesi olan şeylerin en üstünü ve çalışmaların zafere ulaştıranıdır. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.69-70)
Abderi, ’Risaletü İbni Ebi Zeyd’e yazmış olduğu şerhinde şöyle demiştir: Mescid-i Harama ve Mekke’ye yürüyerek gitmeyi adamanın dinde bir esası dayanağı vardır. O da hac, umre ve Peygamber (s.a.v.)’i ziyaret için Medine’ye gitmektir. Rasûlullah Efendimiz Hazretleri Kâbe’den ve Beyt-i Makdis’den daha üstün bir fazilete sahip bulunmaktadır. İbni Hübeyre, ’İttifakul-Eimme’ adlı kitabında şöyle demektedir: ’İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ebu Hanife ve İmam Ahmedü’bnü Hanbel rahimehumullah Peygamber (s.a.v.)’in ziyaretinin müstehap olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamber (s.a.v.) ile eşya şereflenir. Yoksa Efendimiz eşya ile şereflenecek değildir. Ne zaman ki Allah’u Teâlâ kullarına Peygamber (s.a.v.)’in yaratılmışların faziletçe en üstünü olduğunu açıklamak diledi; Efendimiz (s.a.v.)’in Medine’ye hicreti vaki oldu ve Medine onunla şereflendi. Peygamber Efendimiz Medine hakkında ’toprağı şifadır’ buyurmuştur. Peygamber (s.a.v.)’in Medine’deki mescidinde yürümesi, başka yerde dolaşmasından daha fazla faziletli oldu. Bu sebeple, o mescidin şerefi yüceldi ve Mescid-i Nebevi’de kılınacak bir namaz, bin namaza denk oldu. Peygamber (s.a.v.)’in evi ile minberi arasında gezinmesi, mescidin diğer taraflarında dolaşmasından daha çok olduğu için orası cennet bahçelerinden bir bahçe olarak değer kazandı. Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: ’Evim ile minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.’ Âlimlerin bu husustaki te’vilde iki beyanı vardır. Birincisi, orada yapılacak hayırlı bir iş, sahibine cennette bir bahçe kazandırır. İkincisi, bizzat orası cennete naklolunacaktır. Bu beyan, sahih olanıdır.
Enbiya ve Rasûlleri (Allah’ın rahmet ve selameti onların üzerine olsun) ziyaret etmeyi niyetine alarak huzura vardığında alçak gönüllü, kırık hayalli, yoksulluk ve fakirlik hali içinde, ihtiyaç ve hudü ile muttasıl olarak gelirsin. Kalbin ve hatırın huzur içinde ve onları kalp gözü ile müşahade arzusunda bulunursun. Zira onlar çürümezler ve değişikliğe maruz kalmazlar.
Sonra Cenâb-ı Hakk’a, layık olduğu bir sena ile övgüde bulunup, peygamberler üzerine salavat getirirsin. Daha sonra, onların ashabına, tabi olanlara Allah’ın rahmetini dilersin. Bunu takiben, hacetlerin verilmesi ve günahların bağışlanması için, onlar ile Allah’u Teâlâ’ya tevessül edersin. Bu zatların ruhaniyeti ile Allah’ın rahmetini istersin. Onların bereketi sebebiyle, duanın kesinlikle kabul olunacağına inanır ve bu husustaki hüsnü zannını kuvvetlendirirsin. Zira onlar, Allah’ın açık tutulan kapılarıdır. Noksan sıfatlardan münezzeh bulunan Allah’ın, hacetleri vermekteki ilahi sünneti, onların vasıtası ve sebebiyle cereyan eder. Ziyaretçi; Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda, hayatında iken durduğu gibi durulacağını anlamalıdır. Zira onun ölümü ile hayatı arasında bir fark yoktur. Ben; Peygamber (s.a.v.)’in ümmetini müşahade edeceğine, onların hallerini, niyetlerini, hatıralarını bileceğine işaret ediyorum. Her sözü doğru olan Peygamber Efendimiz, onlara, amellerin arz olunduğunu haber vermiştir. Binaenaleyh bunun vukuu muhakkaktır. Bunun nasıl olduğu bize malum değilse de, Allah onları daha iyi bilir. Bu hususta açıklama olarak Rasûlullah Efendimiz’in şu hadis-i şerifi, yeterlidir: ’Mü’min, Allah’ın (kalbe koyduğu hidayet) nuru ile bakar. Allah’ın nurunu hiçbir şey perdeleyemez.’
İmam Abdullahü’l-Kurtubi, ’Tezkire’ adlı eserinde Abdullah bin Mübarek’den rivayetle şöyle demiştir: Ensar’dan bir adam, Minhal bin Amr’dan haber verdi. O da, Said bin Müseyyeb’in şöyle dediğini haber verdi: Günlerden bir gün olmamıştır ki ümmetinin yaptıkları sabah ve akşam Peygamber (s.a.v.)’e arz edilmiş olmasın. Onları simaları ve işleri ile tanır. Bu sebeple onlar üzerine şahidlik yapacaktır.
Nitekim Allah’u Teâlâ hazretleri bir ayet-i kerime de buyurmaktadır: ’Her ümmetten (leh ve aleyhlerinde söyleyecek) birer şahid, onların üzerine de (Habibim) seni şahid olarak getirdiğimiz zaman (o Yahudilerin,kafirlerin, münafıkların halleri) nice (olur)?’ (en-Nisa, 4/41) ’Onlar, kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip Allah’tan mağfiret dileselerdi onlara sen Rasûlullah da mağfiret isteyiverseydin elbette Allah’ı tevbeleri hakkıyla kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı.’ (en-Nisa, 4/64)
Artık kim gelir de, onun kapısında bekler ve Efendimiz (s.a.v.)’ile tevessül ederse, Allah’ı tevbeleri kabul edici ve esirgeyici olarak bulacaktır. Zira Aziz ve Celil olan Allah, va’dinde durmamaktan münezzehtir. Allah’u Teâlâ, peygamberimize ziyaret için gelenin ve onun kapısında durup da Rabbinden mağfiret dileyenin tövbesini kabul etmeyi va’d buyurmuştur. Bu, şek ve tereddüt olunmayacak bir husustur. Dini inkar eden, Allah ve Rasûlüne uymamak için inad eden kimseden başkası bunda tereddüde düşmez. Böyle mahrumiyetten Allah’a sığınırız. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.76-78)
Allah’u Teâlâ ziyareti mübah ve meşru kıldı. Rasulü de bunu sünnet olarak ifade etti ve kabirleri mescid edinmenin ve üzerlerine suretler dikmenin mahzurunu belirti. Biz de ziyareti mübah ve meşru, kabirleri mescid yapmanın haramlığını söylüyoruz. Kim ziyareti suret dikme işine kıyaslarsa, hükmü, nassa aykırı olur. Nitekim bu şahıs da kabirleri mescid edinmenin mübah olduğuna hükmetse, şirke götürmese bile hareketi nassa aykırı olur. Şirke sürükleyen şey, tereddütsüz haramdır. Dinin haram kılmadığı şeyler, dini edebler korunarak yapılacak olursa mahzur yoktur. ’Sedd-i zerayi’ cümlesinden sayarak bunu yasaklamaya kalkan kimse, Allah ve Rasulüne yalan isnad etmiş olur.
Bazı cahillerin, yakınlık için olan ziyareti, nehyolunan cihete yaklaştırması sebebiyle, ziyaret yasaklanamaz. Kim bunu haram kabul ederse, Allah’ın helal kıldığını haram saymış olur. Kim de bazı nevileri haramdır veya harama yaklaşıyor diye, mutlaka haram olduğunu söylerse, o cahildir. Bunun gibi, halktan bir kesiminin haram olan bazı tavırlara düşmesi endişesiyle ziyaretin mestehab olduğunu ifade etmekten çekinen kişi de cahildir. Her ne kadar bazı ziyaretler, yasaklanmış bir şekilde yapılmış olsa bile, ziyarette sadece o yasak kılınır. Bu nev’in bid’at olduğuna hükmolunması, bize zarar vermez. Zira biz de onun bid’at oluşunu kabul ediyor ve yapana da mani oluyoruz. Ziyaretin mutlak manada bid’at olmasına hükmetmek, bid’atin ta kendisidir. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.80-83)
Abdulkadir Geylanî (k.s.) Peygamber (s.a.v.)’i ziyaret için yolculuk yapmayı, taatların en güzellerinden, yapılan işlerin en ileride olanlarından gördüğünü ifade etmektedir. Bunun böyle olması, Gavs-ı A’zam’ın mezhebinin ve sünnet-i seniyyeye uygun bulunan inancının böyle olmasından ileri gelmektedir. Zira o, ehl-i sünnet mezhebinin fıkıh ve hadis alimlerinden ve sofilerindendir.
İmam Nevevî’nin şu sözü de önemlidir: Hac ve umre yapanlar, Mekke’den döndüklerinde (s.a.v.)’in türbesini ziyaret için Rasûlullah (s.a.v.)’in Medine’sine yönelsinler. Zira bu ziyaret, yakınlıkların en mühimlerinden ve çalışmaların zafere ulaştıranlarındandır. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s.86)
Rasûlullah Efendimizin kabrini tavaf caiz değildir. Kabrin duvarına karnını ve sırtını yapıştırmak suretiyle dua mekruh görülmektedir. Kabri eliyle meshetmesi ve öpmesi de mekruhtur.
İbni Ömer (r.a.)’den rivayet olunmaktadır ki, Rasûlullah (s.a.v.) Mus’ab İbn Umeyr’in kabrine uğradı. Onun üzerinde dikildi ve şöyle buyurdu: ’Ben şahidlik ediyorum ki, sizler Allah katında dirilersiniz.’ Ashabına hitaben: ’Onları ziyaret ediniz ve kendilerine selam veriniz. Canım (kudret) elinde olan (Allah)’a andolsun ki, bir kimse onlara selam vermeye dursun onun selamına mukabele ederler. Ta kıyamete kadar bu böyle devam eder.’ (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s. 100)
Ebu Eyyub el-Ensari’nin haberini Subki şöyle dile getirdi: Mervan, onu kabr-i şerife sarılmış halde görmüştü. Bunun üzerine, boynundan tuttu, sonra: ’Ne yaptığını bilmiyor musun?’ dedi. Bunun üzerine Ebu Eyyub ona: ’Evet (biliyorum). Ben taşa ve kerpice gelmiş değilim Rasûlullah (s.a.v.)’e geldim. Ehli, ona sahip çıktığı zaman din üzerine yas tutmayın. Ehil olmayan ona dost olmaya kalktığı zaman ağlayınız.’ dedi
Bilal (r.a.) Rasûlullah Efendimizi Şam’da gördüğü bir rüya üzerine ziyarete gelmişti. Ağlamaya ve yüzünü kabr-i şerif üzerindeki toprağa sürmeye başladı.
Hz. Fatıma (r.a.) Rasûlullah Efendimiz kabre konulduğu zaman kabr-i şerifin toprağından bir avuç aldı ve onu gözünün üzerine kaldırdı. (Onu koklayıp) ağladı.
Allah’a andolsun ki, Müslümanların avamının en cahilinin bile, peygamber veya veli hakkında Allah’u Teâlâ’nın ortağı olduğuna, kendi başına fayda ve zarar vereceğine inanacağını sanmıyorum. Bilakis onlar, bilirler ki; fayda veren de, zarar eriştiren de Allah’u Teâlâ’dır. (en-Nebhani Yusuf, a.g.e., s. 113)

(Yararlanılan Kaynaklar: Yusuf Hanif-Guraba Mecmuası-19 Ekim 2011, Saadetü’d Dareyn, İslam Meşhurları Ansiklopedisi, Camiu Keramati’l-Evliya, Şevahidu’l Hak)
Bu içeriğe yorum yazabilirsiniz

  • NESİP AKBABA

    Bu aziz Alim Şahsiyetin kendisi gibi bir alim olan torunu Takiyuddin En Nebhani'nin onlarca kitabı Türkiye'de Köklüdeğişim Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

1 kişi yorum yazdı.